hikaye anlatıcısı


Hindistan 18: 22 Ekim 2006 – Mumbai
Şubat 6, 2007, 8:18 pm
Kategori: Hindistan, gezi notları, mumbai

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler… için buraya tıklayabilirsiniz:)

Bugün Hindistan’da 18. ve son günümüz. Yarın bu saatlerde evde olacağız:) Bakalım ev yabancı gelecek mi. Nedense bana hep öyle olur. Yabancı bir ülkeye gidince, dönüşte geçtiğimiz yollar da ev de çok düzenli ve uzun süredir gelmediğim bir yer gibi gelir. Bir de reklamlar. Uçaktan inip bir taksiye bineriz, önce şoför havalarla ya da son günlerde olanlarla ilgili genel bir giriş yapar:) ondan sonra eve girer girmez televizyonu açar şöyle bir reklamlara bakarım. Eğer değişmişlerse insan bir haftadır da evden uzak olsa, büyük bir tatil yapmış gibi gelir:) Yani bana böyle oluyor, herkesi bilmiyorum:) Bir keresinde de herhalde tam yeni dönemin başlangıcında mı gitmişiz neyse döndüğümüzde bütün programlar ve reklamların çoğu değişmişti:) Hatta iki yeni şarkıcı bile çıkmıştı:) İki haftalık tatil üstümüzde 6 ay etkisi bırakmıştı:) Televizyonun tatil uzatmak gibi böyle de bir yararı var:P Neyse:)

Aslında Mumbai’de bir gün daha kalmak istiyorduk, çünkü gezilecek yerleri bitirdikten sonra bir süre de ortalıkta boş boş dolanmak daha iyi oluyor. İnsan gittiği yerle ilgili bir şeyler düşünüyor, orada yaşanır mı yaşanmaz mı, yapılacak bir şeyler var mı, insanlar ne yapar falan gibi şeylere daha rahat dikkat edebiliyor. Biz iki buçuk günde ancak koştura koştura gidilecek yerleri dolaşabildik tabii. Bir günümüz daha olsa biraz da boş boş dolanırdık. Ama uçak her gün olmadığı için yapamadık. Bugün gitmezsek ancak iki gün sonra dönebiliyoruz. O da fazla uzun oluyor artık. O yüzden bugün Mumbai’nin kalan yerlerini de görüp bitirdik, şimdi de havaalanında uçağın saatini bekliyoruz.

Mumbai-İstanbul uçağı sabaha karşı 04.55’te. Saat 9’dan beri buradayız, şimdi saat 01.30 ve hala bizim uçakla ilgili işlemlere falan başlamadılar. Üstteki salonda oturuyoruz saatlerdir. Neyse ki koltuklar boş. Yoksa aynen otele dönerdik herhalde:) Havaalanını falan sonra anlatırım. Önce bugün yaptıklarımızı anlatayım. Hem bu arada zaman da geçer:)

Sabah dokuz buçuk gibi taksiye binip Mahalaxmi Dhobi Ghat’a gittik. Yani Mumbai’nin çamaşırhanesine:) Dhobi Ghat aslında Mumbai’de en çok görmek istediğimiz yerdi. Ama dün akşam oteldeki adam Diwali’nin ilk gününün ertesinde orada çalışanların hepsi akşamdan kalma olur, pek işe gelen olmaz deyince göremeyecek miyiz diye biraz telaşlanmıştık. Sabahın köründe çıktık gittik. Gerçekten de pek kalabalık değildi ama adamın söylediği kadar boş da değildi ortalık. Dhobi Ghat, Mumbai’nin çamaşırhanesi. Yani çeşitli yerlerde toplanan giysilerin bir arada yıkandığı yer. Küçük küçük bölmeler yapmışlar. Her birinde başka bir şey yapılıyor. Birinde sabunluyor, öbüründe yıkıyor, öbüründe çalkalıyor, en son da tepelerindeki iplere asıyorlar. Burada 5000 kişi çalışıyormuş diye okumuştum. Biz gittiğimizde ortalık sakindi ama yine de ne olduğunu görebildik. Aslında herkesin işte olmaması iyi bile olmuş olabilir. En azından sakin sakin nerede ne yapıldığına falan bakabildik, kalabalık olsa belki de pek bir şey görülemeyebilirdi.

Mahalaxmi tren istasyonunun kapısının hemen yanındaki Mahalaxmi Dhobi Ghat’tan çıkıp Mahalaxmi Temple’a gittik. Burada her yerin adı Mahalaxmi, çünkü Mahalaxmi bu bölgenin adı. Burası yeni apartmanların olduğu geniş bir alan ve bugün burada ilk defa korna çalmayın diye bir tabela gördük. Hindistan için gerçekten çok farklı bir durum çünkü ilk günden beri her yerde “horn please” yazıları görüyorduk. Yani korna çalın:) Bütün otobüslerin, taksilerin, rickshawların üzerinde koca koca “horn please” yazıyor her yerde. O kadar çal çal dedikten sonra burada da çalmayın demişler işte:) Ama sanırım burası daha yeni bir konut bölgesi. Herhalde o yüzden burada kurallar farklı. Çünkü yoksa şehrin içinde durum yine aynı. Herkes daat daaaaaaaaaaat!!! diye dolaşıp duruyor:)

Bindiğimiz taksiyle hiç korna çalmadan Mahalaxmi Temple’a gittik:) Aslında yakınmış ama son günümüz ya, kaybolup falan zaman kaybetmeyelim diye yolu aramakla uğraşmayıp taksiye bindik. Aslında elinde doğru dürüst bir harita olsa, insan yolunu bulur tabii ama Hindistan’da haritalar gerçekten kötü. Devletin bir uygulaması mıdır nedir, hiçbir yere haritadan bakarak rahatça gitmeniz mümkün olmuyor. Ya önemli bir caddeyi koymamışlar, ya mesafeleri farklı oranlarda küçültmüşler, ya yerlerin adını haritaya koymamışlar. Gerçekten kötü haritalar yani. Bir yer yürüyüş mesafesinde görünüyor mesela. Bakıyorsun en fazla bir kilometre. Bir çıkıyorsun yola ki git git bitmiyor, karşına haritada görünmeyen yollar çıkıyor. Şaşkın şaşkın bakınırken de halinizden durumu anlayan rickshawcular hemen etrafınızı çeviriyor tabii. En iyisi haritayı falan bir kenara bırakıp başının çaresine bakmak:) Zaten pek harita da satılmıyor. Buldukça almaya çalışıyoruz ama öylesine çıkarılmış gibi hepsi, yazıları bile okunmuyor.

Neyse işte taksiye binip Mahalaxmi Temple’a gittik. Burası bir Hindu tapınağıydı ve sanırım Diwali olması nedeniyle herkes buraya akın etmişti. Tapınağa adını veren Mahalaxmi, her türlü zenginliğin tanrısıymış. Daha fazla bilgi, para, başarı için bir çok insan burada sıraya girmiş, tapınağa ulaşmaya çalışıyordu. Ama tabii hepsi farklı bir şeyler istiyor tanrıdan. O yüzden de içeri girerken isteklerine göre farklı farklı şeyler götürüyorlar. Tapınağa giden yolun iki tarafı tamamen tezgahlarla doluydu ve bunların bazısı ipler, süsler gibi şeyler, bazıları çiçekler, bazıları meyveler, bazıları da yine isteğe göre tapınağa götürülecek başka şeyler satıyorlardı. İnsanlar yol boyunca bunlardan istediklerini alıp tapınağa gidiyordu. Gelenlerin çoğunun elinde lotus çiçeği, meyve ve leblebi gibi küçük bir şeyler vardı. Ne anlama geldiklerini soramadık ama en popüler şeyler bunlardı yani:)

Bir sürü insan ellerinde hediyeleri kapıda sıraya girmişti. Ama içeri girmek de öyle kolay bir şey değil. Kadınlarla erkekler ayrı ayrı girip, farklı sıralardan ilerliyor bir kere. Sonra giriş ve çıkış yolları da demirle uzun bir süre ayrılmış ki insan çıkışta ayakkabısını koyduğu yere gelebilmek için 200 metre çıplak ayakla yürüsün:) Neyse biz içeri ayrı ayrı girip birbirimizin ayakkabısını çıkışta yan tarafa uzatarak yürümekten kurtulduk. Yanımızda böyle durumlar için galoş da vardı, yere bastık sayılmaz yani. Ama bir sürü insan içeri ayakkabılarını çıkararak girebileceğini, sonra da tekrar almak için yürüyeceğini i anlayınca girmekten vazgeçti. Herhalde normalde bu kadar kalabalık olmuyor bu tapınak, çünkü bu şaşırıp girmekten vazgeçenlerin hepsi Hintliydi. Zaten o hengamede tapınağa girmeye çalışan tek turistler de bizdik:)

Neyse zar zor içeri girdik, uzun bir sırada 15 dakika kadar bekleyerek içinde ne yapacağımızı bilmediğimiz odaya geldik:) Tapınağın bütün içi insanların düzenli bir şekilde bu küçük odaya girmesi için sıralara bölünmüş. Kıvrıla kıvrıla odaya doğru ilerliyorsunuz. Sonunda içeri girince de bizim gibi şaşkın şaşkın bakıp çıkıyorsunuz:) Tabii onlar ne yapacaklarını biliyor, şaşkın bakan biziz:) Ama anladığımız kadarıyla gördüğümüzü anlatayım yine de:) Getirdiklerinizi oradaki görevliye veriyorsunuz, o da onları tanrı heykelinin önündeki ızgaraya atıyor. Sonra oradan bir şeyler alıp size veriyor. Biriyle konuşmadığımız için tam da emin değiliz ama sanırım istedikleri konudaki zenginliği temsil eden şeyi tanrının önüne atarak isteklerini iletmiş oluyorlar, sonra da onu evlerine götürüyorlar. Bilsek bir lotus çiçeği de biz götürürdük:) Aslında gidince bu yapılanların ne olduğunu öğrenip daha doğru bir şekilde yazsam daha iyi olur herhalde. Çünkü bu yazdıklarım tamamen bizim tahmin ettiğimiz açıklama, yaptıkları şeyler bunlardı da anlamlarını uyduruyorum yani:)

Ama bir şeyi oradaki kadınlara sorduk. O yüzden biliyoruz. Onu anlatayım ben en iyisi:) Bu tanrı heykelinin olduğu odadan çıkınca herkes o odanın arkasında geçen bir yoldan yürüyerek çıkışa doğru gidiyordu. Bazı insanlar da odanın arka duvarının önünde durmuş duvara para yapıştırıyordu. Meğer duvar biraz nemliymiş. Siz bir dilek dileyip bir parayı başparmağınızla duvara bastırıyormuşsunuz. Bıraktığınızda para düşerse dileğiniz olmayacak, yapışır kalırsa da olacak demekmiş:) Annem de yapıştırdı. Ama Mahalaxmi annemi nazikçe başından attı:) Annemin parası ne duvara yapıştı, ne de düştü. Parmağına yapıştı kaldı. Yanımızda bekleyip bizim sonucun ne olacağına bakan kadınlar da gülmekten öldü:) Normalde böyle bir şey pek olmazmış, ya düşermiş ya yapışırmış:) Mahalaxmi bizi dinlemedi bile yani:)

Biz de çıktık tapınaktan ne yapalım. Yürüyerek bu sefer de biraz ilerideki Müslüman dergahına gittik. Yani Hajı Ali Dergah’a. Burası özellikle yapısı açısından farklı bir yer çünkü dergah denizin ortasında. Uzun ince bir yoldan yürüyerek ulaşılıyor. Tabii yol boyunca dizilmiş dilenciler sizi bezdirip kaçırmazsa. Böyle arka arkaya iki ayrı dinin tapınağına gidince insanın daha çok dikkatini çekiyor tabii. Aynı bölgede, yan yana iki tapınağın çevresi birbirinden bu kadar nasıl farklı olur çok şaşırdık. Mahalaxmi Temple kalabalıktı, itişe kakışa giriliyordu ama ortada bir dilenci bile yoktu. Herkes kendine göre bir karar vermiş, bir şeyler almış tapınağa götürüp çıkıyordu. Hajı Ali Dergaj’ın yoluysa tamamen dilencilerle doluydu. Hatta üçlü dörtlü gruplar oluşturmuş birlikte duruyordu çoğu. Kolu olmayan ve ya Allah diye bağıran iki grup vardı mesela. Yerde güneşin altında yatarak bir çember oluşturmuşlar, sürekli bağırıp vücutlarını titretiyorlardı. Gerçekten çok kötüydü yani. Ama biz esas niye bu iki yerin önü bu kadar farklı diye merak ettik. Yani fakirlik, hastalık gibi şeylerse nedeni, Hindular da aynı yerde yaşıyor, hatta gördüğümüz kadarıyla onların şartları daha kötü. Gittiğimiz bütün şehirlerde Müslümanlar belli bölgelerde yoğunlaşmış, dükkanlar açmış, ticaret yapıyordu. Hindularla ise daha çok rickshawlarda çalışırlarken karşılaştık. Yani onların durumu daha kötü gibi görünüyor. Böyle bir şeyin içinden, tabii konuyla ilgili hiçbir bilgimiz olmadan akıl yürüterek çıkamayız. Ama havaalanına gelirken taksiciye sorduk. Adam evet öyle bir fark olması normal, çünkü Müslümanlar birbirini kollamıyor, halbuki bizde bir sorunu olana destek olunmaya çalışılır dedi. Nedeni bu mu bilmiyoruz ama böyle bir şey de dikkatimizi çekti işte. Onu da yazayım dedim.

Neyse. Hajı Ali Dergah’tan çıkıp yine yürüyerek yakındaki bir alışveriş merkezine gittik. Orada oturup bir şeyler yedik, biraz dinlendik, kahve içtik ve çıkıp Mumbai’nin Red Light District’ine gittik. Her yeri gördük bari orası da eksik kalmasın diye:) Taksici bizi Kamathipura bölgesinin orta yerinde, burası merkezdir deyip indirdi. Biz de sokaklarda yürümeye başladık. Küçük iki katlı ve gerçekten çok pis görünen evler vardı ve çoğunun önünde yerde kadınlar oturuyordu. Bir süre sonra bir adam peşimize takılıp bizi sokağın birine doğru çekiştirmeye başlayınca olay yerini hızlı adımlarla terk ettik:) Adamlar da anlamadı herhalde, çekirdek aile olarak gelmişiz orada dolaşıyoruz falan. Adam bir şansımı deneyeyim dedi herhalde. Neyse oradan koşarak uzaklaşıp:) ana caddeye çıktık. Meğer buranın hemen önü yüksek apartmanların, kocaman yeni bir alışveriş merkezinin, yeni evlerin olduğu temiz pak bir bölgeymiş. Yine aynı şey oldu yani. Birbirinin zıttı bölgeler yan yana gelişmiş, öyle birlikte yaşayıp gidiyorlar:) Kocaman pahalı evinizden çıkıp bir adım atıyorsunuz, Red Light District.

Biz de Red Light Distrcit’ten attık adımımızı, yeni yapılmış büyük alışveriş merkezi City Center’a girdik:) 18 gündür her bulduğumuz alışveriş merkezine koşuyoruz, şöyle alıştığımız gibi bir yer çıkar, hem yemek yer, hem marketinden bir şeyler alırız, biraz da dolanır çıkarız diye. İlk defa bugün böyle bir yer bulabildik. O da sanırım daha dün falan açılmış:) Yemek katında oturup bir çay içip, cheesecake yiyelim dedik, satıcı çocuk o kadar heyecanlandı ki istediklerimizi tam olarak alabilmemiz yarım saat sürdü:) Zaten daha kasaları falan bile gelmemiş. Elle fiş kesiyorlar, eşyaları nasıl kullanacaklar, ne yapacaklar emin değiller. Bugün bile açılmış olabilir gittiğimiz yer, o kadar telaşlıydılar. Babam da biraz ileriden makarna aldı. Oradaki çalışanlar da aynı durumdaymış:) Ama gerçekten son günümüzde de olsa şöyle istediğimiz gibi bir yer bulduk ya artık gönül rahatlığıyla eve dönebiliriz:) Neyse:) Yemek yedik, markette dolaşıp uçağı beklerken yemek için sandwich yapacak bir şeyler aldık. Sonra da yine bir taksiye binip otelin yakınına, Flora Fountain’a gittik.

Flora Fountain 1869’da yapılmış, beş ana yolun birbirine bağlandığı noktada duran bir heykel. Buradan bir yol doğruca Victoria Terminus, yani VT, yeni adıyla söylersem de CST’ye gidiyor. Bu isim değişiklikleri bütün Hindistan’da çok yaygın. İngilizlerin zamanında koyduğu isimlerin çoğu bugün ya değiştirilmiş ya da değiştirilmeye çalışılıyor. Süreç daha devam ettiği için de şu anda bir çok şeyin iki ismi var:) Mesela bir sürü insan Mumbai’ye hala Bombay diyor. Çoğu caddenin iki adı var. Mesela Kalküta’da kaldığımız otelin olduğu caddenin adı hem “Free School” hem de “KYD” olarak geçiyordu:) Buranın da iki adı var işte. VT ve CST:) Burası aslında bir tren istasyonu, ama değişik bir bina olduğu için, daha doğrusu istasyon ve çevresi Londra’daymış gibi bir his uyandırdığı için:) görülecek yerler arasında en başlarda sayılıyor.

VT’yi de şöyle bir dolaştıktan sonra geldiğimiz yoldan geriye, Flora Fountain’a, oradan da bizim otele yürüdük ve böylece Mumbai gezisini ve tabii Hindistan gezisini de bitirmiş olduk.

Otelde biraz oturduk, zaman geçirdik, sonra da bindik taksiye havaalanına geldik işte:) Şimdi de bekliyoruz bizi artık içeri alsınlar diye:) Sanırım artık birazdan alacaklar çünkü Türkçe konuşan bir görevli geldi:) Gidiyoruz:) Yarın bu saatlerde evde olacağız. İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler… için buraya tıklayabilirsiniz:)



Hindistan 17: 21 Ekim 2006-Mumbai
Şubat 3, 2007, 2:39 pm
Kategori: Hindistan, gezi notları, mumbai

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler… için buraya tıklayabilirsiniz:)

Mumbai’yi dolaşmaya başladık:)

Bugün saat 10 buçuk gibi otelden çıkıp Gateway of India’ya gittik. Burası Mumbai daha Bombay’ken ve İngilizlerin yönetimindeyken şehrin kapısıymış. Gelen gemiler ilk bu kapıyı görür, buraya yanaşır, Mumbai’ye buradan girilirmiş. 1924’te İngilizler kenti terk ederken de bu kapıdan çıkmışlar. Şimdi artık sadece Elephant Island’a giden motorlar şehri bu kapıdan terk ediyor ama olsun:) Yine de Gateway of India, Mumbai’nin en önemli gezilecek yeri. Hindistan’a gelen turistler genelde filmlerde fotoğraflarda gördüğümüz Hindistan’a benzeyen kuzey kısımda dolaşıp, Goa gibi yerler dışında güneye pek inmediği için Mumbai de çok turist alan bir yer değil. Tabii buraya gelen de birçok turist var, bizim gibi:) ama yani kuzeye göre daha az. Bu az sayıdaki turistin de Mumbai’yi şöyle bir hemen görüp gitmesi gerekiyorsa, gitmesi gereken yer Gateway of India. Çünkü bu noktaya gelince görülecek yerlerin çoğunu görmüş oluyorsunuz:) Kapının kendisi önemli zaten, sonra hemen karşısında Taj Mahal Hotel var, burası da görülecek yerlerden. Biraz ileride Prince of Whales Museum var. Onunla aynı hizada Colaba denen, hediyelik eşyalar, ıvır zıvırlar satan cadde var. Ve tabii Elephant Island’a giden motorlar da buradan kalkıyor.

Biz de gezimize Gateway of India’dan başladık ve önce kapının etrafında biraz dolanıp, motorla Elephant Island’a gittik. Gateway of India için kitaplarda, halk burada toplanır, buluşma noktasıdır gibi şeyler yazıyordu. Herhalde gittiğimiz saatle de ilgili tabii ama biz oradayken sadece kocaman balonlar ve şapkalar satan satıcılarla, turistler vardı kapının çevresinde. Satıcılardan kaçışa kaçışa kapının etrafında şöyle bir döndükten sonra bilet alıp adaya giden motorlara bindik. Bilet satan iki kulübe ve insanı kulübeye ulaşmadan çevirmeye çalışıp ellerindeki bileti satmaya çalışan insanlar vardı. Öyle göz göre göre sahte bilet mi satıyorlar, yoksa adamların düzeni mi böyle anlamadık ama resmi olduğunu düşündüğümüz yerden biletimizi alıp, motora bindik.

Yol tam bir saat sürdü. Bir ara askeri gemilerin olduğu bir yerden ve sonra da gaz kokusu gelen, muhtemelen lpg tankı falan olan bir yerden geçip adaya ulaştık. Bu arada yol boyunca sürekli yanımızdan kelebekler uçtu. Nereden çıkıp geldiler anlamadık. Denizin ortasında bir anda yanınızdan uçmaya başlıyorlar. Uzun bir süre yanınızda geliyorlar, sonra yavaş yavaş denize yaklaşmaya başlayıp sonunda da yorulup suya düşüyorlar:( Sonra yenisi çıkıyor. Buraların yunusu da bu kelebekler herhalde:)

Elephant Island’a varınca önce biraz yürüyüp bir kapıya geldik. Rs5’e adaya giriş biletini aldık ve karşımıza çıkan 500 metrelik merdivenlerden tırmanmaya başladık. Bir yandan da adamlara gülüyoruz. Sen turistlere bu kadar yol getir. Motora Rs120 al. Burada artık gelmişler bir kere, ne istesen verecekler, ondan sonra esas giriş biletini Rs5’e(150 kuruş ediyor) sat diye:) Tabii merdivenlerin sonunda durum anlaşıldı:) Meğer bu bizim ilk verdiğimiz Rs5 sadece, bu tırman tırman bitmeyen dik merdivenler ve yol boyunca dizilmiş hediyelik eşya standları içinmiş:) Esas kapı yukarıda, Elephant Caves’in yani mağaraların girişindeymiş. Bilet de Rs250+içeri kamera da sokacaksanız Rs25:)

Aldık ikinci bileti de içeri girdik. Elephant Island adanın adı ama burada asıl görülecek yer bu yukarıdaki Elephant Caves. Bunlar MS 450-750 yıllar arasında yapıldığı sanılan içlerinde taşlardan oyularak yapılmış çeşitli büyük heykeller olan mağaralar. Hemen girişte karşımıza çıkan mağara en büyüğüydü. İçinde kocaman Shiva heykelleri vardı ve ilginç bir yerdi. Ama sanırım bazı kısımlarını yeniden yapmışlar. Oradaki görevliye sorduk, o da iki sütun dışında her şey eski dedi, ama bazı yerlerdeki taşların içinde demirler vardı.

Neyse mağaraları dolaştık, çıktık dışarı, biraz oturup bir şeyler içtik ve sonra yine geldiğimiz gibi merdivenlerden aşağı indik. Bu arada ben de kendime bir Ganeshli tshirt aldım. Çünkü artık yarın gidiyoruz buradan, hala şöyle Hindistan’ı hatırlatacak değişik, küçük bir şey bulup alamadık. Bir buzdolabı süsü bile yapmamışlar:) Ganeshli tshirt iyi oldu ama. Ganesh bir Hindu tanrısı. Fil şeklinde ve şans, mutluluk, akıl gibi iyi şeylerin hepsinin altından kendisi çıkıyor:) Ayrıca da çok sevimli:) Aslında benim bu tshirtü aldığım yerde bir sürü komik tshirt de vardı. Ben bu filliyi aldım ama mesela bir tanesinde Hindistan’da nasıl 24 saat içinde deveye dönüşülür yazıyordu. Altında da 24 karede, yani Hindsitan’da geçirdiğiniz ilk 24 saatte şaşıra şaşıra nasıl şeklinizin değiştiği ve en sonunda bir deveye dönüştüğünüz gösteriliyor. Sonra bir de “omlette” vardı. Om ayrı yazılmış, Lette ayrı. Altında da ruhun gıdası yazıyor:) Bir de deli gibi giden rickshawlarla, kalabalıkla ilgili espriler olan tshirler vardı. Güzel bir dükkandı yani:)

Sonunda merdivenlerin sonuna ulaştık. Motorun olduğu yere bu sefer arada çalışan küçük trenle gittik. E o kadar merdiven inip çıkmışız tabii bu sıcakta. İnsan 200 metre de olsa yürümeden, oturarak gitmeyi tercih ediyor:) Motora bindik ve yine bir saatlik yolculuğun sonunda Gateway of India’ya döndük. Balon satıcıları üstümüze doğru koşmaya başlayınca kaçarak uzaklaştık:)

Hemen yolun karşısında Taj Mahal Hotel vardı. Kitapta yazdığına göre 100 yıl önce Hintli bir işadamını Mumbai’deki bir Avrupa oteline almamışlar. O da siz beni almazsanız ben de kendi otelimi yaparım deyip Taj Mahal Hotel’i yapmış:) Şimdi Taj Mahal Hotel, Mumbai’nin en ünlü oteli. Hatta gezilecek yerler arasında adı geçiyor:) Biz de girdik içine, şöyle bir dolandık ve çıkıp iki sokak arkadaki mcdonaldsa gittik:)

İki sokak arkası dediğim yer de Colaba Causeway. Yani başka bir gezilecek yer. Yemekten sonra burada da biraz yürüdük, dolaştık. Okuduğuma göre burada sanat galerileri ve hediyelik eşya satan dükkanlar olması lazımdı. Biz sadece hediyelik eşya dükkanlarını görebildik ama yine de canlı bir yerdi.

Colaba’da dolaşmamız da bittikten sonra bindik bir taksiye önce Churchgate istasyonuna gittik. Buradan trene biner şehrin yeni kısımlarına gideriz diye. Ama hem iş çıkışı olduğu için çok kalabalıktı hem de bilet parası oraya taksiyle gitsek vereceğimizden çok tutacaktı, biz de vazgeçtik. Çıktık yakındaki diğer gezilecek yerlere bir baktık. Önce Fashion Street’e sonra da Chor Bazaar’a. Fashion Street, bildiğimiz, üstüne marka basılmış sahte malların satıldığı pazar yeriydi:) Tabii benim okuduğum forumlara falan yazanlar genelde Amerika ve Avrupa’dan olduğu için ne bilsinler, markaları görünce gerçek sanmışlar:) Her yerde yazıyordu, en ünlü markalar çok ucuza satılıyor falan diye:) Bir gittik bildiğimiz pazar:) Bir ara bizde de lacoste böyle satılırdı ya. Avrupa’dan falan gelenler bir sürü alıp ülkelerine götürürdü:)

Fashion Street’te bir şey yoktu yani. Bindik bir taksiye bu sefer de Chor Bazaar’a gittik. Burada da eski eşyalar, eskiden hippilerin parasız kaldıkça sattığı eşyalar, ıvır zıvırlar satıldığını okumuştum. Bizim gittiğimiz yer iftar telaşı içinde bir Müslüman mahallesiydi:) kimsenin bir şey satmakla falan ilgilendiği de yoktu tabii:) Orada da yapacak pek bir şey bulamadık yani. Bari binelim bir taksiye de şu Malabar Hills’teki parklara gidelim dedik.

Mumbai’nin gezilecek yerleri arasında iki de park geçiyordu. Kamala Nehru Park ve Hanging Gardens. İkisi de dün gitmeyi düşünüp de gitmediğimiz Malabar Hills’te. Burası Mumbai’de yaşayan zenginlerin oturduğu bölgeymiş ve bu parklar da özellikle bütün sahil şeridini gören manzaralarıyla ünlüymüş. Taksiciye zar zor nereye gitmek istediğimizi anlatıp, taksimetreyi de açtırdık. Adam her zamanki gibi bizden çok para istedi ama Mumbai için taksimetre okuma çizelgesi vardı yanımızda:) Hemen soktuk adamın burnuna nonono diye:) Taksiden indik, parka girdik. Ama bir kere daha anlatılanla gerçekte olan tutmadı:) Meğer iki park da en fazla 300 metre genişliğinde, insanlar akşamları biraz çime bassın diye yapılmış yerlermiş:) Gelmişken biraz etrafa bakındık. Bir o parka bir diğerine gittik, o sırada da saat yediye yaklaşmaya başladı.

Dün otelci söylemişti. Diwali kutlamaları saat 7, 7.30 gibi başlar, Malabar Hills ve bütün sahil şeridinde zengin aileler birbirleriyle yarış yapmak için havai fişek atar diye. Siz saat 7.30 gibi kendinize güvenli bir yer bulup saklanın, öyle seyredin demişti:) Öyle kaçıp saklanacak korkunç bir durum yoktu:) ama gerçekten de saat 7 gibi havaifişek atmaya başladılar:) Biz de bir taksiye binip otele döndük. Biraz otelden seyrederiz, sonra da duruma göre neresi hareketliyse oraya gideriz diye.

Diwali Hindistan’ın en önemli festivallerinden biri. Hatta Hinduların yeni yılının başlangıcı. “Festival of Lights” diyorlar. Saatlerdir süren havaifişek gösterilerinin nedeni de festivalin ışıkla olan bu bağlantısı. Sanki biraz abarttılar ama neyse:) Diwali 5 gün sürüyor, genelde Ekim ya da Kasım’a denk geliyor. Belli bir tarihi yok çünkü bizdeki bayramlar gibi zamanı her sene değişiyor. Mesela bu yıl 21 Ekim’de başlıyor, gelecek sene, yani 2007’de de 9 Kasım’da başlayacakmış.

Diwali artık temelinde yatan anlamı kaybedip bir alışveriş çılgınlığına dönüşmeye başlamış. Biz bunu anlayacak kadar burada kalmadık tabii, ama kaç gündür bütün gazete ve televizyonlarda bundan söz ediyorlar:) Diwali çok değişmiş:) Hatta bu sabahki gazetede buranın bazı ünlü şarkıcı ve oyuncuları “aaaah ah, nerde o eski bayramlar” ve “çocukken Diwali’yi bütün yıl beklerdim” başlıklı, bize gayet tanıdık gelen röportajlar yapmışlardı:) Aaah ah, eski Diwaliler de yok artık:) Ama gerçekten de alışveriş çılgınlığı tanımı doğru. İstatistiklerle falan anlatıyorlardı dün. Altın satışları Diwali zamanı iki katına çıkıyormuş. Beyaz eşya, araba gibi şeyler de Diwali döneminde her zamankinden çok satıyormuş. Şimdi verdikleri sayıları hatırlamıyorum ama gerçekten çok fazlaydı. Neredeyse alınacak ne varsa Diwali zamanı alıyorlarmış yani:)

Ama tabii Diwali aslında bir alışveriş festivali değil. Işık festivali. İnsanlar evlerinde hazırladıkları köşelerde özel Diwali mumları yakıyorlar, balkonlarına, sokaklara çeşit çeşit Diwali fenerleri asıyorlar. Bir de havaifişekler var tabii. Her yeri kaplayan bu ışık, iyinin kötüyü yenmesini simgeliyormuş. Evlerde yakılan mumların, balkonlardaki fenerlerin kötülüğü o evden uzak tutacağına inanılıyormuş. Kaküta’dan Diwali’yle ilgili bir kitap aldım. Biraz daha fazla şey öğrenebilirsem Diwali’yle ilgili daha fazla şey anlatırım, ama şimdilik bu kadarını biliyorum:)

Bir de saat 12’ye yaklaşırken hala havai fişeklerin bitmediğini biliyorum tabii:) Saat sekiz gibi otelde biraz dinlenip çay içiyorduk ki havai fişeklerin artık bayağı şiddetlendiğini fark ettik. Elimizde çaylarımız otelin çatısına çıktık:) Yukarıda koltuklar falan da vardı, oturduk bir güzel hemen karşımızdaki kriket stadyumundaki gösteriyi seyrettik:) Çaylarımız bitince sahil yoluna gittik. Her yerden fişekler, maytaplar fışkırıyordu. Ama birkaç yerden özellikle çok güzel, büyük havai fişekler patlatıyorlardı. Onlar herhalde bizim oteldeki adamın söylediği birbiriyle yarışan ailelerdi:) Onların dışında da bir sürü insan ne bulursa patlatıyordu ama. Herhalde bu gece fazla ortada dolanmamak lazım. Sahilde gösterileri izleyen insanlarla birlikte biraz durduktan sonra baktık bir çok insan da oradaki dondurmacıdan dondurma alıp bizim otelin yolunda yürüyor. Madem adet böyleymiş biz de hemen aldık dondurmalarımızı yürümeye başladık:) Bu arada da her geçtiğimiz yerde arkamızdan bir şey patladı. Bazı parçalar da patlamadan kalıyor mudur nedir. Her yer patır patır patlıyordu. Yolda şöyle bir gidip gelip, dondurmamızı bitirip, bir de dün aldığımız güzel kekten alıp otele döndük:) Şimdi saat 12’ye geliyor ve hala her yer patlıyor:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler… için buraya tıklayabilirsiniz:)



Hindistan 16: 20 Ekim 2006-Mumbai
Ocak 31, 2007, 11:30 am
Kategori: Hindistan, gezi notları, mumbai

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler… için buraya tıklayabilirsiniz:)
Hindistan’daki son durağımız olan Mumbai’ye geldik. Havaalanından çıkışımız, otele gidişimiz falan akşamı buldu, o yüzden sadece otelin çevresini ve yakındaki sahil yolunu görebildik ama gördüğümüz kadarıyla burası bayağı güzel bir yer. Sonunda şöyle babamın istediği gibi bir otele de denk geldik:) Ben Kalküta dışındaki bütün otelleri evdeyken internetten, Lonely Planet’tan falan bakarak seçmiştim. Mumbai’ye de en iyi olduğunu düşündüğüm oteli koymuştum ki Hindistan’dan ayrılışımız iyi bir otelden, güzel olsun:) Neyse ki otelle ve çevresiyle ilgili doğru düşünmüşüm. İkisi de çok iyi çıktı. Hele otelin yeri çok güzel:) Yanımızdaki bina Ambassador Oteli, karşımızda stadyum var, otelin üstünde bulunduğu yol Bağdat Caddesi gibi bir yer, sürekli hareketli, kafeler, restoranlar, dondurmacılar var, insanlar yürümeye geliyor ve Marine Drive, yani sahil şeridi de 100 metre ileride:) Bir otelin yeri ancak bu kadar iyi olur yani:) Neyse, önce Mumbai’ye gelişimizi falan anlatayım da otele de sonra gelirim.

Sabah 9 gibi kalktık. Eşyalarımızı topladık, hazırlandık. Az daha unutuyordum. Dün gece odada fare gördük:) Gece 3 civarında annem kalkın kalkın odada fare var diye bizi uyandırdı. Kalktık, yiyecekleri falan iyice sarmaladık. Neyse yiyecek çantamız kapalıymış, ona girmemiştir. Ama yine de bütün eşyaları bir araya topladık, fazla üstlerinde dolaşmasın diye. Sonra da oturduk beklemeye başladık:)Sonunda karşımızdaki koltuğun kenarından burnunu çıkardı:)Bizi görünce telaşa kapıldı, koşarak odanın öbür tarafına kaçmaya çalıştı, olmadı koltuğa geri döndü:) Küçücük de bir şey, korkudan ölecekti az daha. Kaç gündür sokaklarda dolaşırken görüyoruz aslında, kocaman sıçanlar var her yerde. Diğer şehirlerde de vardı, Kalküta’da da. Sonra maymunlar var. Bazı binaların duvarlarında, pencerelerinde dolaşıp duruyorlar. Neyse ki bize küçük bir fındık faresi düştü yani:) Kalküta’daki son gecemizde böyle de bir macera yaşadık:)

Sonra sabah 9’da kalktık. Giyindik, toplandık, taksiye binip havaalanına doğru yola çıktık. Trafik yine çok sıkışıktı. O yolu, o trafikle İstanbul’da gitseydik taksimetre herhalde 200 milyon falan yazardı, burada 7.5 YTL verdik:) Bizde taksi pahalı mıdır nedir:)

Yol bir saat sürüp, trafik de çok sıkışık olunca biz de bir sürü fotoğraf çektik arabanın trafiğe takıldığı yerlerde. İstanbul’a döndüğümde gözlerim çekikleşmiş olacak herhalde. Tam Japon’a döndük burada:) Her şeyin fotoğrafını çekiyoruz:) Ama bugün taksiden çektiklerim çok hoşuma gitti geçekten. Bir sürü renkli yerden geçtik. Meğer bizim otelin 100 metre ilerisi çöplükmüş:) Zaten Hindistan’da nereye gitsek böyle bir durum var. Bir yer temiz pak, yeni olabilir, ama elli adım sonrası mutlaka ya çöplük, ya karanlık bir sokak oluyor. Sonra 50 adım daha atıyorsunuz, yepyeni ışıklı bir bina. Biraz geçiyorsunuz, yine bir çöplük. Hep yan yana yani. Arada geçiş bölgesi gibi ikisinin arası bir kısım bile olmuyor. Burada da öyleymiş herhalde. Biz de yürüyüşe hep Park Street tarafından başlamıştık, orada yapacak şeyler de olduğu için. Otelin arkasındaki sokağa gitmemişiz. Gerçi iyi ki de gitmemişiz:) Gitsek aynen geri kaçarmışız:) Böyle taksiyle Japon Japon sokaklardan geçip oraları da görmüş olduk işte:)

Bir saat sonunda havaalanına ulaştık. Biletlerimizi gösterip içeri girdik. Burada adet böyle:) Uçak biletin yoksa parayla giriş bileti alıp, içeri öyle giriyorsun:) Girdik biz de, Jet Airways’e gittik. Baktık bizim uçaktan önce bir Mumbai uçağı daha var. Zaten bilet satan adam da söylemişti. Birkaç uçak var, siz gittiğiniz saate göre bileti değiştirir uçarsınız diye. Herhalde burada herkes böyle yapıyor. Görevli hemen biletlerimizi aldı, yakın saatteki uçakta yerlerimizi ayırıp biniş kartlarını verdi. Bu arada çantalarımızı da bagaja verdik:( Biz hep tek bir küçük çantayla geziyoruz. Böylece çantayı bagaja vermekten de kurtuluyoruz. Çantalar karışır, kaybolur, sonra uçaktan inince iki saat çantaların gelmesini beklemek var. Biz çantalarımızı alıp hemen çıkıp gidiyoruz uçaktan her zaman. Ama bu sefer yapamadık. El bagajı, kabin bagajı ayrımını kaldırmışlar burada. Terör saldırılarından sonra uçaklara hiçbir şey sokulmaz oldu ya, İngiliz ve Amerikan uçaklarında. Bunlar da onlara uymuş meğer. Elinizde tek parça bir çanta olacakmış, içinde hiç sıvı olmayacakmış, az bir şey diş macunu olabilirmiş.. Hayır tamam bir düzenleme yapmış olabilirler de, çantamızı ona göre hazırlamak için üç kere sorduk bilet satan adama. Kaç çanta alıyorsunuz, içine koyulan şeylerde bir sınırlama var mı falan diye. Habire nonono dedi durdu. Sınırlama varsa bilet almayacağımızı mı sandı nedir:) Söylese çantamızı ona göre hazırlar, öyle giderdik. Şimdi şampuanları atmak zorunda kaldık falan. Neyse ki çantaların başına bir şey gelmedi.

Çantalarımızı elimizden aldılar ama uçuş güzeldi bu arada:) Herkes çok güler yüzlüydü, sürekli bir şeyler getirdiler. O her yerde yediğimiz mercimek yemeğinin de en iyisini yedik yolda:) Gerçekten çok güzeldi. Nasıl yapıldığına göre bayağı değişiyormuş. Nereye gitsek bu yemeği veriyorlar. Ama bu Jet Airways’inki çok güzeldi. Eve gidince tarifini arayıp bulalım da biz de yaparız artık:)

Böyle yedire içire bizi saat dört buçukta Mumbai’ye indirdiler. Gittik heyecan içinde çantalarımızı karşıladık. Gelmişler neyse ki:) Tourist information’dan harita aldık, hangi otobüse bineceğimizi sorduk. Durakta bekleyip otobüse bindik ve ineceğimiz Flora Fountain durağına kadar 1 saat kalabalık sokaklarda gittik durduk. Geçtiğimiz bazı sokaklar gerçekten çok kalabalıktı. İnsanlar birbirini ezerek Diwali süsleri, fenerler alıyorlardı. Yarın Diwali. Yani Hindistan’ın en önemli festivallerinden biri. Mumbai de Diwali’nin hareketli geçtiği yerlerden biri. O kalabalık da herhalde son dakika bayram alışverişi yapanlardı:) Bir ara korktuk yoksa burada her yer böyle mi. Bizim gittiğimiz yer de böyle kalabalık mı olacak diye:) Ama neyse ki öyle değilmiş. Orası alışveriş bölgesiydi herhalde.

Flora Fountain’a gelince indik, bulduğumuz birine yolu sorduk, tam anlamadı, ama denize yakınmış falan deyince bize otelin olduğu caddeyi gösterdi. Saat 7’ye doğru otelimiz Chateau Windsor Otel‘e ulaştık:)

Otel söylediğim gibi işte. Çok güzel:)Yani oda her zamanki gibi de, yeri çok iyi. Ama diğer kaldığımız otellere göre de pahalı tabii. 3 kişi bir gece Rs2900 veriyoruz. Delhi’de 2100, Jaipur’da 1900, Agra’da ve Varanasi’de de Rs500 vermiştik. Burası Hindistan’da kaldığımız en pahalı otel oldu yani. Ama çok mutluyuz:)

Odaya yerleşip biraz dinlendikten sonra çıktık otelden, deniz kenarına, Marine Drive’a yürüdük. Zaten hemen şurası:) Bir sürü insan deniz kenarında oturuyordu. Bazıları yürüyordu, bazıları da Diwali’yi erken başlatmış maytap patlatıyordu. Maytapların arasında oradan oraya kaçışmayalım diye Chowpatty Beach’e gidiyor mu diye sorup bir otobüse bindik. Benim evde yaptığım plana göre otele yerleştikten sonra çıkıp Marine Drive’da yürüyüp, Chowpatty Beach’i ve Malabar Hills’i görecektik. Malabar Hills’e gidemedik ama Marine Drive’la Chowpatty Beach’i görmüş olduk.

Forumlarda hep Hindistan’a gidiyorsanız plan yapmayın, nasılsa uygulayamazsınız, tadını kaçırırsınız falan yazıyordu. Ama bu seyahat bizim en planlı seyahatimiz oldu ve çok küçük değişiklikler yaparak ne düşündüysek yapabiliyoruz. İyi ki de plan yapmışız. Yoksa bu karmaşada nereden neye binilecek, nereye gidilecek, ne yapılacak derken hiçbir yeri göremeden dönerdik herhalde:)

Neyse:)Bizim Bebek’ten Sarıyer’e kadar olan caddeye benzeyen Marine Drive’da biraz yürüyüp, biraz da otobüsle giderek Chowpatty Beach’e ulaştık. Burası akşamüstleri ve geceleri çok canlı oluyor, insanlar buraya gelip oturuyor, dondurma falan yiyor, etrafa bakıyor diye okumuştum. Biz biraz geç gitmiş olduk ama yine de anlattıkları gibiydi. Aileler kuma serdikleri örtülerin üzerine oturmuş bir şeyler yiyip içiyor, gelen geçene bakıyordu. Çok kalabalık değildi ama hareketliydi. Bir ara iki adam yanımıza gelip kafa masajı ister misiniz dedi. Oraya sahile yatırmışlar insanları masaj yapıyorlardı. Biz istemedik tabii. Belli mi olur ne yapacakları:) Masaj yapıyorum derken bütün parasını çalarlar insanın. Zaten ortalık karanlık, kumlarda koşup adam mı kovalayacağız bir de:)

Chowpatty Beach’i de gördükten sonra yine maytap atan çocukların arasından geçerek Marine Drive’a döndük, biraz daha yürüdük. Bulunduğumuz yerden yukarı doğru çıkan yol Malabar Hills’e gidiyordu aslında, ama artık ona da yarın gideriz deyip taksiyle otelin olduğu caddeye döndük. Biraz da orada dolandık, kek falan aldık, otele döndük. Şimdi de televizyon seyredip çayla kekimizi yiyoruz:) Kek çok güzelmiş bu arada. Neyse:) Yarın Mumbai’yi gezmeye başlıyoruz. İyi uykular.

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler… için buraya tıklayabilirsiniz:)