Bugün Kalküta’nın yağmuru ve trafiğinden ağzımızın payını aldık:)O nasıl bir trafik sıkışıklığı öyle anlamadım:) Neyse yağmuru ve trafiği birazdan anlatırım. Önce sabah yaptıklarımızı anlatayım.
Dün gittiğimiz Maidan bölgesiyle birlikte Kalküta’nın gezilecek yerlerini neredeyse bitirmiştik. Bir kaç tapınak vardı ama zaten her yer tapınak:)Hepsine girersek olmaz yani. Görelim dediğimiz sadece Howrah Bridge kalmıştı, bugün sabah da onu gördük işte, gezilecek yerleri bitirdik:)
Ben birkaç yerde Howrah köprüsünün fotoğrafını çekmek yasak, o yüzden bir kıyıdan diğerine geçen motorlara binin, hem köprüyü daha rahat görürsünüz falan diye yazılar okumuştum. Sabah da oteldeki adamlara motorlara binmek için nereye gidelim dedik. Millenium Park dediler, biz de bindik bir taksiye gittik. Burada rickshaw yok, böyle habire sarı kocaman taksilere biniliyor. Bu arada Millenium Park da gezilecek yerler arasında geçiyordu ama küçücük bir parkmış meğer:)Onu da motora giderken gördük böylece.
Kapıdan bilet aldık, iskeleye gittik, şaşkın bakışlarımız arasında tamamen insan dolu bir motor
yaklaştı, insanlar kararlı adımlarla bizi ezip geçti ve motor da hemen gitti:) Birinci motoru kaçırdık yani:)Neyse ikinci de hemen arkadan geldi. Bu sefer geçtik en öne, insanlar iner inmez hemen bindik, oturduk. Herhalde o ilk gelen motor trenden falan, bir yerden inenleri taşıyordu, çünkü bizim bindiğimiz o kadar dolu gelmedi. Giderken de boştu neyse ki, oturabildik.
Motor kalktı, 20 dakika süren bir yolculuk sonunda bizi karşı kıyıya, Kalküta’ya gelirken indiğimiz Howrah Tren İstasyonu’nun önüne bıraktı. Biz de bu arada ünlü Howrah köprüsünün
fotoğraflarını çektik. O uzaklıktan biraz küçük kaldı ama olsun artık:) Sonra bir ara ben kamerayı aldım, etrafı, köprüyü, motoru falan çekmeye başladım. Tabii hemen dibimden kameranın ekranına bakan adamla birlikte:)Burada kameraya çok garip bakıyorlar gerçekten:)Sanki ilk defa görüyorlarmış gibi. Neden anlayamadık. Çünkü burası aynı zamanda uluslararası şirketlerin, bilgisayar firmalarının ofisler açtığı, yerleştiği bir yer. Etrafta fazla elektronik eşya yok gerçi ama mesela bugün gazetede okuduk, kocaman bir elektronik marketi açılmış, her şey varmış falan. İnsanlar alıyor demek ki. Herhalde insanların gelirleri arasındaki farkla ilgili bir durum bu. Gelmeden önce biraz okumuştuk. Burada bir grup insan, bir şekilde yabancı bir şirkete girip, orada ilerleyerek, zenginleşiyormuş. Şirketler üst düzey çalışanları kendilerini bırakmasın diye onlara çok fazla maaş veriyormuş. Bu yine de onların kendi ülkelerinde verecekleri maaştan az oluyormuş ama buraya göre çok fazlaymış. Bu sistem burada o kadar önemli bir hal almış ki mesela mcdonalds’ta “kariyerinize burada bomba gibi bir başlangıç yapın” gibi ilanlar var:)Sonuçta hamburgerci işte diye düşünüyor insan. Ama uluslararası bir şirket, İngilizce iyice geliştirilebilecek, başarılı olunursa müdür falan olunabilir. Sonra diğer şirketlere geçiş kolaylaşacak. Gerçekten bomba gibi bir başlangıç olabilir yani. İşte toplumun bir bölümü, özellikle bilgisayar mühendisleri ve programcılar şartlarını gittikçe iyileştirirken geri kalanlar hayatlarına olduğu gibi devam ettiği için de insanlar çok farklı hayatlar yaşamaya başlamış. İngilizce konuşmak da bu farklılığın ortaya konmasının en önemli yollarından biri bu arada. Bir anda kendilerine bir hava verip, kaşlarını kaldırıp İngilizce konuşmaya başlıyorlar:) Çok garip geliyor insana. Karşısındaki de Hintli kendi de. Ama içinde bulunduğu ortama göre, mesela pahalı şeyler satılan bir alışveriş merkezinde, ya da uçağa binerken, ya da karşısındakine konumunu göstermek istediği herhangi bir anda İngilizce konuşmaya başlıyor:)Ben de kameradan girdim, bıdı bıdı İngilizce’ye gelmişim. Böyleyken böyle işte. Burada ayda 10 milyonla geçinen de var 100 milyarla geçinen de.
İşte adam kameranın ekranına baka baka Howrah İstasyonu tarafına geçtik. Çıktık etrafa
bakındık, ama gezilecek bir yer gibi gelmedi. Döndük yine iskeleye. Bu sefer de başka bir yere giden bir motora bindik:) Yolda yağmur başladı yavaş yavaş. Zaten saati gelmişti. Burada galiba her gün 12-14 arası yağmur yağıyor:)En azından üç gündür böyle. Hava günlük güneşlikken bir anda kapatıyor, 1, 1.5 saat çok şiddetli yağmur yağıyor, sel bastıktan sonra da hava yine açıyor:) Herkes de alışmış.
Motordan indikten sonra bir taksiye binip BBD Bagh’a gittik. BBD Bagh anladığımız kadarıyla resmi binaların falan olduğu bir kısımmış. Tam emin de değilim aslında
çünkü Kalküta’yı gelmeden önce çalışmamıştım:) Ama babam motorda giderken bir adamla konuşmuş, o da gidin deyince biz de taksiye binip BBD Bagh’a gittik. Yolda yağmur iyice hızlandı. Herkes otobüs duraklarının falan altına toplandı, beklemeye başladı. Taksiciye kafe, restoran falan dedik, yağmur geçene kadar oturup bekleyelim diye ama adam tamam deyip bizi de bir otobüs durağında bıraktı:)Burada adet böyle herhalde:)Zaten 3 gündür dolanıyoruz ortada, daha bizim Park Street’tekiler dışında da bir kafe görmedik.
45 dakika kadar durağın altında bekledikten sonra baktık yağmurda bir açılma yok, zar zor bir taksi daha bulduk, otelin oraya gitmeye çalıştık. Ama ne mümkün:)Trafiği unutmuşuz. 20 dakika da taksinin içinde egzoz dumanları arasında oturduktan sonra indik, yürüyerek
durağa döndük:) O sırada neyse yağmur biter gibi oldu da çıktık ortaya. Yoksa daha bir 40 dakika beklerdik durakta. İnsan hiçbir yere gidemiyor. Oturacak yer de yok. Öyle ayakta dikiliyorsun, işte yağmur ne zaman geçerse:)
Ama yağmur geçince de istediğin yere gitmek yok:)Yağmur bitince çıktık, bir yoldan yürüyerek dolaşmaya başladık ve 20 adım sonra kaldırımda, su birikintileri, arabalar ve insanlar arasında sıkışıp kaldık:) Buradan yetkililere sesleniyorum,
lütfen Kalküta’ya kat çıkın:P Başka çözüm yok herhalde. Yollarda arabalar su birikintilerine batmadan gitmeye çalışıyor, daha doğrusu duruyor. Kaldırımlar gidecekleri yere yürümeye karar vermiş insanlardan yürünmez hale gelmiş. E tabii bu insanların bir kısmı da yollara dökülmüş, nasılsa trafik işlemiyor, bari şuradan gideyim diye. Bu hengamede bazıları da hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor. Biri kaldırımda o kalabalığın orta yerinde durup tatlıcıdan tatlı alıyor, durup onu yiyor, öbürü yatmış, suların ortasında uyuyor, su neredeyse alıp götürecek
haberi yok, öbürü yıkanıyor! Evet yıkanan da vardı:) Yağmur suları bütün caddeleri doldurunca bazı insanlar da sabunları, havlularıyla yol kenarına çıkıp bir güzel yıkanmaya başladı:) Gerçekten çok ilginçti. Bir anda gerçek mi değil mi belli olmayan garip bir dünyanın içinde kaldık. Uzun süre de çıkamadık. Çünkü beş dakika uzaklıktaki metro istasyonuna bu şartlar altında ancak 20 dakikada ulaşabildik:) Neyse ama böyle de bir şey görmüş olduk.
Ondan sonra da bindik metroya otelin oraya, Park Street’e gittik, biraz dükkanlarda dolandık, kitapçıdan kitap aldık ve şimdi de oteldeyiz. Bu arada bugünkü yağmur gerçekten şiddetliymiş meğer:) Haberlerde gösteriyorlar. O bizim durduğumuz otobüs durağının hemen yanındaki bir devlet binasını su basmış. Az daha televizyona çıkacakmışız yani:)
Neyse:)Kafamıza yağmuru da yedikten sonra Kalküta’yı da bitirmiş olduk böylece:) Yarın Mumbai’ye gidiyoruz. İyi uykular:)
Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler… için buraya tıklayabilirsiniz:)
Bugün sabahtan akşama kadar Kalküta sokaklarında yürüdük:) Hiç de öyle filmlerde, fotoğraflarda göründüğü gibi değilmiş. Hani İstanbul’a gelince de hep Eminönü, Sultanahmet
dolaşır, buldukları her eski ya da işte onlara doğulu görünen şeyi çeker dönerler ya. Kalküta’ya da bunun aynısı olmuş herhalde. Gelmeden önce birkaç fotoğraf aramıştım. Fotoğraf sitelerine falan girip bakmıştım. Bütün Kalküta fotoğrafları yerde yatan zayıf insanlar, karanlık ve kalabalık dar sokaklar, yürüyerek araba çeken adamlarla doluydu. Bütün gün yürüdük işte. Tamam yani mesela Prag gibi değil burası da ama o fotoğraflardaki gibi de değil.
Dün trenle geçerken güneye gittikçe etrafın yeşillendiğini, geçtiğimiz yerlerin daha düzenli göründüğünü fark etmiştik. Burası da gerçekten daha düzenli ve şehir gibi. Belki de bugün gittiğimiz yerler böyledir bilmiyorum ama daha o fotoğraflardaki görüntüye rastlamadık. Kocaman kaldırımları olan caddeler, parklar geçtik hep. Tabii yerde yatan insanlar, dar sokaklar falan da vardı ama genel görüntü o değildi yani:)
Neyse:)Sabah önce Jet Airways’e gidip Mumbai’ye uçak biletlerimizi aldık. Daha doğrusu bana aldık, annemle babam da rezervasyon yaptırdı. Çünkü onların İstanbul’dan anlaşmalarla aldıkları bedava biletleri var, ama benim yok. Havayollarının çalışanları ve emeklileri için böyle anlaşmaları var. Size ve ailenize her sene bir dış hat bileti veriyor, ayrıca diğer havayollarıyla anlaşmalarına göre de aradaki mesafe hesaplanıp çok az bir ücret ödeyerek de gittiğiniz yerden diğer yerlere olan uçuşları kullanabiliyorsunuz. Ama bana artık bilet vermiyorlar:( Çünkü 25 yaşımı geçtim ve bedava bilet hakkım bitti. Eskiden evleninceye kadardı. Ben de evlenmem olur biter diye düşünmüştüm:)Ama sonra kısıtlandı işte:( Neyse. Sabah ilk iş gidip hemen bana da Mumbai bileti aldık. Uçak boşmuş, annemlere de rezervasyon yaptılar. Sonra para bozdurduk, bir internet kafeye gittik ve sonunda gezmeye başladık.
Zaten bizim otelin hemen yakınındaki Park Street ve çevresindeki caddeler de gezilecek yerler arasındaydı. Uzun süre bir araca da binmek gerekmeden dolaşabildik. Önce Park Street’te yürüdük. Burada birkaç dükkan var, onun dışında da kafeler, restoranlar, kitapçı gibi yerler var. Aslında kısa bir cadde burası. En fazla bir kilometredir herhalde, ama güzel bir yer. İnsan şuradan bir kitap alayım, şu kafede oturup okuyayım, sonra da şunda oturayım falan diye zamanını geçirebilir burada:)Yani bana öyle geldi bugün işte:)Bir de yağmur yağdı. Ben en çok yağmurlu havayı seviyorum. Burası da musonların geçmek bilmediği bir bölgeymiş. Hep yağmur hep yağmur yani:)Gelip uzun süre yaşanmaz da, sanki burada bir ay falan kalınabilir gibi. Ama tabii bir yere gitme telaşı falan yoksa. Trafik gerçekten çok kötü.
Neyse ki bugün gezdiğimiz yerlerde trafiğe girilecek bir durum yoktu, yavaş yavaş yürüyerek dolandık durduk. Park Street’in Chowringhee Road denen ve sürekli tıkanan caddeyle birleştiği yerden sağa dönünce Street Hawkers’ Market’e geliniyor. Burası da yine pek uzun olmayan bir kısım. Kitaplarda güzel ıvır zıvırlar satılır falan yazıyordu aslında. Biz de yaşasın sonunda ıvır zıvır satan bir yer bulduk diye koştuk:) Ama meğer ıvır zıvır dedikleri tezgahlarda satılan Çin’den gelen anahtarlık, çanta gibi şeylermiş. Hindistan’la hiç alakası olmayan şeyler yani. Bir de bir sürü korsan kitap. İnsan hiç olmazsa bir şeyin üstüne India, Kolkata falan bir şey yazar da buzdolabı süsü yapar satar. Her şey de Çin’den gelmez ki yani:) Neyse Street Hawkers’ Market’in de içinden geçip sağa döndük. Sudder Street denen yere geldik. Lonely Planet’ın haritasına göre burası Kalküta’daki çoğu ucuz otelin olduğu yermiş. Biz yürürken bir otele rastlamadık gerçi ama Lonely Planet öyle diyorsa öyledir herhalde:)Bu arada yolun orta yerinde üstü kapalı sahne gibi bir yer vardı. Girişinde de bir adam yatmış uyuyordu:) İçine girdik neymiş diye bakmaya. Meğer bu yaklaşan Diwali’de yapacakları törenler için hazırlanan sahnelerdenmiş. İçinde kağıt hamurundan yapılmış gibi görünen kocaman renkli heykeller vardı. Çok da bakamadık adam uyanır gibi oldu ama ilginç görünüyordu. Diwali sırasında biz Mumbai’de olacağız. O yüzden buradaki kutlamaları göremeyeceğiz ama buradaki etkinlikler de önemliymiş meğer. Neyse en azından hazırlıklara başladılarsa gitmeden önce kurulan sahneleri falan bir görürüz herhalde.
Sahnenin olduğu yerden yine sola döndük, tezgahların olduğu bir sokaktan geçerek New Market denen kapalı pazara geldik. Aslında et, çiçek, giyecek gibi kısımları olan bir kapalı Pazar yeri New Market, ama Kalküta’nın gezilecek yerleri arasındaydı, biz de gezdik:) Etçilerin olduğu kısım değişikti. Kargalar etlerin başında biri bir ucundan diğeri öbür ucundan tutmuş çekiştiriyorlardı:)
Neyse ki burada pek kırmızı et yenmiyor:)Mcdonalds’ta bile yok. Duvarda “mamullerimizde kırmızı et kullanılmamaktadır” yazıyor:) Et yemek istiyorsanız tavuk yiyebiliyorsunuz:)Zaten her şey veg ve nonveg olarak ayrılmış burada. Satılan her yiyeceğin üzerinde kırmızı ve yeşil noktalar var. Nokta yeşilse vejetaryen demek oluyor. Daha doğrusu vegan. Çünkü yeşil noktalıların içinde hiçbir hayvani gıda yok. Kırmızılılar da nonvegler. Yani vegan olmayanlar. Kullanılan yağ bile bitkisel olmasa nonveg oluyor. Bir kek gördük bugün mesela, kırmızı noktalıydı. Herhalde kullanılan yağdan olsa gerek.
New Market’i de gezmemiz bitince çıktık, yine Street Hawkers’ Market’e doğru yürüdük, çünkü orada bir metro girişi geçmiştik. Yolda eczane gibi bir dükkanın camlarında bir sürü ilan gördük. Chikungunya Test, Dengue Test diye. Özellikle Chikungunya gittikçe yayılıyor. Her gün haberlerde çıkıp nerede kaç kişi ölmüş, nerelerde yeni vakalar görülmüş gibi şeyler anlatıyorlar. Aslında Dengue her sene bu mevsimde olurmuş. Musonların bitişine doğru, ortalık hem nemli, su birikintileri çokken, hem de hava sıcakken hastalık yayılır, bir çok insan ölürmüş. Ama bu Chikungunya daha yeni bir şey sanırım. Yani birkaç senedir bu kadar ciddileşmiş. Zaten bir aşısı, ilacı falan da yokmuş. Yaşanan sorunlara göre tedavi uygulanıyormuş ama hastalık kendi kendine gerileyene kadar da aslında bir şey yapılamıyormuş. İyi ki bu cibinlikleri, sinek kovucu spreyleri almışız. Yoksa iki gün duramazdık Hindistan’da herhalde. Hastalanan insanlar yürüyemiyormuş bile. Ancak loş bir yerde öylece yatıyorlarmış:( Aslında düzenli olarak ilaç yapılsa falan sinek kalmaz diye düşünüyor insan ama demek ki olmuyor işte.
Metroya binip iki durak sonra Maidan’da indik. Victoria Memorial, Birla Planetarium ve bir de St Paul’s Cathedral, Maidan bölgesinde görünüyordu. Lonely Planet’ın kitabına göre. Bölgeyi doğru yazmış da gezilecek yerleri biraz abartmış sanki:) Katedral küçük, normal bir kiliseydi ve planetarium’un önünde de öğrenciler bekliyordu:)
Victoria Memorial’ın da bir bölümü kapalıydı, girmedik. Ama o bölgeyi de görmüş olduk işte:)Hatta bir de eylem gördük:)
Metrodan çıktık, şöyle bir etrafımıza bakındık ne tarafa gidelim diye. O sırada bir yerden müzik ve bir konuşma sesi gelmeye başladı. Bir baktık biraz ileride üzerinde TATA yazan kocaman bir binanın altında insanlar toplanmış eylem yapıyor. Jaipur’dayken televizyonda da görmüştük zaten, Kalküta’da Tata işçileri ve birileri arasında gerginlik yaşanıyor falan diye. Hatta bizim izlediğimiz haberde bir grup diğerine taşlarla sopalarla saldırmıştı. Tata yeni bir fabrika mı açacakmış, yoksa bir fabrikayı kapatıyor muymuş, öyle bir şey. Ünlü Tata protestosunu da gördük böylece:)Gerçi televizyona çıkmadı ama olsun:)
Baktık eylem sakin devam ediyor, yanlarındaki yoldan girip Victoria Memorial’la katedrale gideriz diye düşündük. Çünkü ikisi de olduğumuz yerden görünüyordu. Tam yürümeye başladık ki bir anda hava kapandı, yağmur başladı. Burada gerçekten çok şiddetli yağıyor yağmur. Damlalar insanın kafasını acıtıyor:) Koca koca damlalar düşmeye başlayınca elimizde kameramız hemen metroya kaçtık tabii. Zaten istasyonun içinde, her durakta hangi gezilecek yerlerin olduğunu anlatan bir poster vardı. Ona göre de bizim gideceğimiz yerler bir sonraki durakta görünüyordu. Bir durak daha gittik metroyla. Hem bu arada yağmur da biter belki diye. Çıktığımızda gerçekten bitmişti. Ama bir daha Victoria Memorial’ı bulmamız çok zor oldu:) Meğer bizim ilk indiğimiz durak doğru olanmış. Oradan devam etsek hemen ulaşacakmışız. Bu ikinci duraktan çıktıktan sonra bir saat sokaklarda döndük durduk.
Sonunda Katedrali bulduk, ama küçükmüş işte. Victoria Memorial’a girmedik. Planetarium da pek ilginç değil gibi geldi. Ama o sırada Güzel Sanatlar Akademisi’nde bir serginin açılışına rastladık. Onu gezdik biz de:) Varanasi fotoğrafları vardı. Hemen tanıdık:) Demek ki oranın da bir rengi, havası falan var, öyle bakınca hemen tanınan. Küba öyle ya mesela. Bir duvar fotoğrafı da olsa insan tahmin ediyor Küba olduğunu. Varanasi de öyle herhalde. Bir inekten hemen tanıdık:)
Sergi açılışımıza da katıldıktan sonra Maidan’dan bir taksiye binip Park Street’e döndük. Aslında oradan yine metroyla dönülebilirdi tabii de katedralle öbür binayı ararken çok yorulmuştuk, taksiye binelim dedik. Adam da bizi bir güzel kazıkladı:)Aslında itiraz ettik biraz da, fazla uğraşmamak için uzatmadık sonunda. Rs45 vereceğimize 60 verdik indik. O aslında önce 70 istiyordu. E nasıl hesapladın dedik. Çünkü taksimetrede 23 yazıyor. Tamam o 23’ü alıp bir şeylerle çarpa böle hesaplıyorlar asıl ücreti ama 23’ün de 70 olur bir hali yok:) 60 verdik indik. Sonra da nasıl hesaplandığını sorup öğrendik. 23 + 23’ün %90’ını vermemiz gerekirmiş. Bu da 44 ediyor. Neyse en azından şimdi öğrenmiş olduk. Yanımda Mumbai’deki taksimetreleri okumak için çizelge var da, burası için olanı bulamamıştım. Bulmak lazımmış:)
Taksiden inip ilk gün gittiğimiz Camac Street’teki büyük dükkana bakmaya gittik. Oradan defter, anahtarlık gibi ufak bir şeyler aldık. O sırada da fark ettik ki yukarıda market var. Hemen koştuk yukarı:)Kaç gündür Hindistan’dayız, bu daha bulduğumuz ilk market. Hep gidiyoruz küçük bir bakkala peynir diyoruz, ne varsa veriyor. Bisküvi diyoruz bir tane sizin için seçip veriyor:)İnsan şöyle kendi seçip de alamıyor hiçbir şeyi. O yüzden market bulunca çok sevindik. Rs500’lük alışveriş yaptık. Bu 500, Agra’daki otelin bir gece, 3 kişilik ücretiydi, o kadar çok şey aldık yani:)
Ondan sonra da park Street’in köşesindeki Fluffy’s adındaki kafeye gittik. The Marmara’nın altındaki kafe var ya. Onun gibi bir yerdi. Yani biraz daha küçüğü ama havası öyleydi işte. Biz de çay, kahve, pasta falan bir şeyler istedik. Hemen yanımızdaki camekanın içinden bir dilim pastayı alıp yanında kahveyle getirmeleri yarım saat aldı. Neyse geldi sonunda yedik, parayı ödeyip çıkmak istiyoruz. Bir yarım saat de fişi yazıp, elimizdeki parayı alıp, üstünü vermesi tuttu:) Gerçekten yavaştılar yani. Halbuki bu oturduğumuz yerin hemen karşısında tea house diye bir yer vardı. Hem camları daha genişti, dışarıya falan bakmak için, hem de insanlar orada daha canlı görünüyordu. Bilsek oraya giderdik ama işte bu daha temiz pak görününce buna girdik. Ne bilelim:)
Şimdi de Pushpak oteldeki kocaman odamızda film seyrediyoruz. Yarın da Kalküta’dayız. İyi uykular:)
Kalküta’dayız:)Bugün gezemedik, çünkü tren Kalküta’ya saat 15.00’te varabildi. Ama ben trenden başlayarak bugün yaptıklarımızı şöyle bir anlatayım. Gezilecek yerleri dolaşmaya yarın başlarız artık:)
Dün gece tren saat bire doğru geldi sonunda, bindik. Bir gittik yerimize ki iki kocaman adam bizim yataklara yayılmış, bir şeyler yiyip çöplerini de bir güzel yerlere saçmışlar. Neyse görevliyi çağırdık, o adamları başka bir yere gönderdi, bize de yeni çarşaf, yastık falan getirdi. Yerleştik yerlerimize uyuduk:)Sabah saat sekiz buçuk gibi trenin havalandırması çalışmaya başladı. Burada adet böyle. Uyanma saati gelince havalandırmaları insanın üstüne doğru çalıştırıveriyorlar, bu arada çaycılar da bağırarak dolaşmaya başlıyor. Herkes hemen uyanıyor tabii:)
Biz de uyandık, toparlandık, görevli hemen çarşafları falan topladı, tren bir gündüz havasına girdi:)Bu arada babamın yattığı yerdeki diğer yolcular da gitmiş. Kalktık oraya taşındık hemen.
Zaten herkes sürekli hareket halinde. Güzel bir yer boşaldı mı hemen birileri koşup oturuyor. Biz de bu boşalan yere yayıldık işte, kapıdaki perdeleri de kapadık oturduk:) Bir ara bir adam gelip yemek ister misiniz dedi. İstedik. Bir süre sonra şu yandaki çok acı ve biraz daha az acı yemek, pilav ve chapati denen hamurdan oluşan yemek geldi:)O resimdeki sarı yemek, yani mercimek yemeği, sanırım en sevdikleri, ya da en kolay yapılan yemek, çünkü nereye gitsek onu veriyorlar:)Trendeki de fena değildi ama mesela Delhi’deki müzede yediğimiz daha lezzetliydi. Aslında bayağı güzel bir yemek. Bazen biraz fazla acılı oluyor ama işte tuzsuz ve yağsız pilavla karıştırıp acısını hafifletince iyi oluyor.
Yemeğimizi de yedik, tam şöyle üstüne çayla kahve arası içeceğimizi içerken duvardan sen bir hamamböceği geç:) Sonra bir tane daha. Sonra bir daha:) Gördüğümüz üç taneyi yakaladık neyse ki attık ama herhalde trendeki üç böceğin üçü de bize gelmiş olamaz:)Herhalde daha çok vardı onlardan ama baktık yapacak bir şey yok oturduk yine yerlerimize:) Ama neyse ki dün gece görmemişiz bunları yoksa ben çoktan çıkmıştım trenin tepesine:)Zaten öyle tren tepesinde giden bir sürü de insan var. Birlikte tıngır mıngır giderdik:)
Neyse böcekleri gördüğümüzde 15 saatlik yolculuğun 12 saati bitmiş, artık Kalküta’ya yaklaşmıştık da olay fazla büyümeden oturabildik. Bu arada tren güneye indikçe, camdan baktıkça gördüğümüz görüntü de değişmeye başladı. Yeşil alanlar, ağaçlar geçmeye başladık mesela. Halbuki kuzey kısımlar tamamen kahverengi, sarı renklerdeydi. Pek ağaç da yoktu tabii. Bir de güneye indikçe trenin durduğu istasyonlar da farklı görünmeye başladı. Kalküta’ya yaklaştıkça daha yeni, düzenli gibi görünen istasyonlar geçmeye başladık. Bir sürü de fabrika geçtik bu arada. Yani güneye gittikçe çevre değişmeye başladı. Hamamböceği savaşlarından çıkıp başımızı şöyle bir cama kaldırdığımızda bir anda sanki Afrika’ya gelmişiz gibi geldi:) Herhalde renkler benziyordu.
Neyse saat 15.00 gibi Kalküta’ya vardık. Trenin hemen yanında bir polis durmuş insanları sıraya sokuyordu. Bu herhalde Hindistan’da gördüğümüz ilk sıra olma olayıydı:) Daha önce ilk gelen binip gidiyordu:) Burası kuzeyden oldukça farklı herhalde. Daha pek çevreyi göremedik tabii ama işte şimdilik böyle gibi görünüyor. Zaten istasyondan şehre gidene kadar yollardaki görüntü de farklıydı. Bir kere burada trafik ışıkları var:)Tabii Delhi’de falan da vardı ışık, ama burada sanki daha çok uyuluyor gibi. Bir de burada pek rickshaw yok. Onların yerine kocaman s
arı taksiler doldurmuşlar sokaklara. E hem trafik ışıkları, hem koca taksiler, hem otobüsler, trafik iptal olmuş tabii. Kısacık yolu bir saatte gidebildik trafik yüzünden. Hani bazen yabancı mimarlar şehir planlamacılar falan gelip İstanbul’un hiçbir yerine dokunmayın, kendine has bir dengesi var, bir şeyi düzenlerseniz her şey çöker falan diyor ya, burada aynen böyle olmuş işte:)Sorunları halletmek için kendi halinde ihtiyaca göre gelişmiş şeyleri düzenleyip kaldırmışlar burada. Her yere istediği gibi girebilen rickshawlar yok, insanlar her yerde yürümesin diye parmaklıklar yapmışlar(ama onlar yürüyor yine de tabii:)), ışıklar çalışıyor, yollarda polisler kurallara uyulmasını sağlamaya çalışıyor, kaldırımlar var.. Ve trafik çökmüş:) Sanki Kalküta’ya kat çıksalar ancak çözülür bu trafik sorunu gibi görünüyor:) Bir de yağmur yağıyormuş habire. Biz geldiğimizde de biraz yağıyordu ama pek her yer sırılsıklam değildi. Bakalım yarın falan yine yağarsa görürüz, yağmurda nasıl oluyor, ben de yazarım:)
Neyse trafiğin içinden zar zor çıkıp gitmek istediğimiz yerin olduğu Park Street’e geldik. Aslında gideceğimiz bir otel yoktu. Kalküta’ya gelmeye son anda karar verdiğimiz için plan yapıp bir otel seçmemiştik. Trende Lonely Planet’ı açtık, alışveriş merkezi olduğunu düşündüğümüz bir yeri seçtik. Böylece Kalküta’nın yeni bir kısmına gitmiş oluruz, orada çıkar dolanır bir otel buluruz diye düşündük. Hatta seçtiğimiz yerin yanında pizza hut da vardı:) Orada da yemek yeriz çok güzel olur falan diye düşünerek haritadan bulduğumuz yeri(Planet M), istasyon dışındaki prepaid taxi standındaki adama söyledik. O da baktı baktı, kağıda Park Street yazdı, Rs80’imizi aldı, bizi bir taksiye gönderdi.
Taksici trafiğin içinden kurtulup Park Street’e vardı tamam da bizim gideceğimiz Planet M’i bir türlü bulamıyor. İnip insanlara soruyoruz, bir yerler gösteriyorlar, gidiyoruz yok. En son annem gidip bir kıza sordu. O da telefonla arkadaşını arayıp Planet M’in yerini öğrendi. Kaç gündür ilk defa biri bize karşılığında bir şey istemeden yardım etti, çok sevindik:)Neyse kızın yaptığı tarife göre gittik ki meğer Planet M küçük bir müzik dükkanıymış:)Lonely Planet ne diye koymuş onu kitabına bilmiyoruz:)Hemen arkasında iki küçük alışveriş merkezi var mesela, shopping kısmına onları yazsa daha iyi olurmuş. En azında kolay bulunurdu:)Neyse işte Park Street’te üç tur döndükten sonra hemen yandaki Camac Street’e girdik, biraz ilerleyince solda Westside ve Pantaloons diye iki büyük mağaza gördük. Kızın tarifine göre burada olmalıydı. Kapıdaki görevlilere de sorup taksiden indik. Planet M’e şöyle bir bakıp koşarak yandaki pizza hut’a gittik, oturduk:)
Yemeklerimizi yedik, kaç saat trende oturmuşuz, oradan çıkıp trafikte çırpınmışız, şöyle bir kendimize gelelim diye bir çay kahve içtik:) Bu arada günlerdir üstümüzdeki uzun kollu, çizgili kumaştan Hindistan üniformalarımız burada biraz garip kaldı galiba. Yemekten sonra şöyle etrafımıza bir baktık, burada herkes kot, tshirt falan giymiş. Öyle kumaşlara sarınıp çıkan pek yok. Birkaç tane sarili kız vardı ama onlar da sanki dükkanlardan alınmış, şık olsun diye giyilmiş şeylere benziyordu. Genelde hep kısa kollu tshirtler giyiyor insanlar burada. Ama sivrisinekler hala her yerde. Bir sürü insan da Chikungunya’dan ölüyor. Yine en iyisi bizim gömleklerimiz herhalde. Hem hafif, hem ince, hem de sinekleri geçirmiyor:)
Neyse işte çaylarımızı içerken bir yandan da açtık yine Lonely Planet’ı yakında hangi oteller var diye bir baktık. YWCA yakın görünüyordu. YWCA, YMCA’in kadınlar için olanı, yani adında kadın geçeni işte. YMCAler de hep çok temiz, düzgün falan olur ya, bu da iyi olur diye düşündük. Yol sora sora oteli bulduk. Tam Park Street’in üstündeydi, yeri çok iyiydi. Ama odalara bir çıktık ki yatakların üstünde neredeyse kirden bir insan oluşmuş:)Oda fiyatı kaldığımız bir çok otelden fazla ama odada banyo ve tuvalet yok. Banyoda sıcak su yok… Çarşafları değiştirttik, hadi bu gecelik kalalım da yarın sabah yeni otel buluruz dedik. Telefonu şarj etmek için fişe taktık ki o da çalışmıyor. Müdürün odasına indik nedenini sormaya, adam “yaa evet, bir sorun var, hiçbir priz çalışmıyor dedi”:) Müdürün odasındaki prizler bile çalışmıyordu:)Belki yemekhanedeki çalışırmış:)
Aynen kendimizi sokağa attık tabii:)Bir çok otelin olduğu söylenen Sudder Street’e doğru yürüdük. Yine Park Street’e yakın Pushpak diye bir otel bulduk. Şimdi oradayız:)YWCA’den biraz daha pahalı ama en azından daha önce kaldığımız oteller gibi. Oda geniş, banyosu, tuvaleti, havalandırması falan var. Kablolu televizyon var. Gayet güzel yani. YWCA’den iyi ki kaçmışız:)Otele yerleştikten sonra etrafta ne var ne yok diye bakmaya dışarı çıktık. Bir saat falan önce. Ama biz çıktıktan biraz sonra dükkanlar kapandı. Saat dokuz olduğunda açık dükkan kalmamıştı. Demek ki burada böyle erkenden evlerine çekiliyor insanlar. Biz de otelimize çekildik işte:) Yarın erkenden çıkar gezmeye başlarız.
İyi uykular:)