hikaye anlatıcısı


(:son:)
Nisan 17, 2007, 8:35 am
Kategori: Döndükten sonra, Hindistan, gezi notları

Bir aydır yeni bir şey yazmamışım. Herhalde bu Hindistan hikayelerinin sonu gelmiş:)Aslında festivalleriyle ilgili bir kaç şey yazmak istiyordum ama o konu da biraz karışık. Bir sürü tanrı, öykü, karman çorman ilişkiler falan var. Yarım yamalak şeyler yazmaktansa hiç yazmayayım diye düşündüm.

Yani böyleyken böyle:) Hindistan gezimizde tuttuğum notları ve döndükten sonra düşündüklerimi burada yazmaya çalıştım. Belki birilerinin işine yarar, ya da öylesine okuyacak bir şeyler olur işte diye:) Umarım işe yaramıştır. Burada bulamadığınız ama Hindistan’la ilgili merak ettiğiniz bir şey varsa mail atabilirsiniz: selinyurdakul@gmail.com Bir de arada yazdım gerçi ama en sona yine koyayım: http://www.hikayeanlaticisi.com/gez/hndstn/yararli.htm adresinde gerçekten yararlı bir şeyler bulabilirsiniz. Elimdeki ufak tefek yararlı bilgileri burada toplamaya çalıştım.

Yakında Çin ve Japonya gezilerimizde başımızdan geçenleri anlatmaya başlayacağım:) Gerçi onlarda Hindistan’daki gibi not tutmamıştım ama gitmeden önce çok çalışıp, bir sürü not aldığım için yine de elimde bir sürü şey var. Bir de tabii aklımızda kalanlar, oradayken düşündüklerimiz var. İnsan bazı yerleri daha çok seviyor, yine gelsem diyor, bir şeyler aklına takılıyor. Mesela bu üç ülke içinde Japonya, daha doğrusu Tokyo benim en sevdiğim şehir oldu. Sanki beni orada bıraksalar yaşar giderim gibi. Tabii bir de daha önce gittiğimiz Rio, Prag ve Bergen var. Oralarda da yaşarım herhalde:) Neyse. Şimdilik uzatmayayım, sonra derli toplu anlatırım. İyi yolculuklar:)



Temizlik ıvır zıvırımız
Mart 15, 2007, 10:53 am
Kategori: Döndükten sonra, Hindistan, gezi notları

Hindistan’a gitmeden önce ne bulursak okuyup, daha önce giden bir sürü insanla konuştuğumuz için kendimizi pisliğe alıştırmıştık. Herkes çok pis çok pis deyip duruyordu. Bir çok insan da Mısır’a gittiniz mi, işte oranın biraz daha kirlisini düşünün falan demişti. Forumlarda da yolların yanından akan kanalizasyonları, Ganj’da yüzen cesetleri, inekleri, domuzları okuyup fotoğraflarını gördükten sonra kafamızda genel bir fikir oluşmuş oldu:) Biz de böylece sivrisinek ve sıcak için olduğu gibi pislik konusu için de önceden hazırlanıp gittik.Çantamızda sabun, şampuan gibi her zamanki şeylerin yanında bir de herkes için bir torba galoş, kolonyalı mendiller, pürel, yaprak sabunlar, kağıt yatak çarşafları ve yastık kılıfları vardı. Özellikle çarşaf ve yastık kılıfı kısmı garip geliyor evet ama gerçekten çok işe yaradılar:)

Aslında Hindistan düşündüğümüz kadar da pis çıkmadı. Yani daha doğrusu benim için öyle çıkmadı. Herhalde gitmeden önce bununla ilgili fazla şey okuyup kendimi çok daha kötü bir duruma hazırladığım için olsa gerek. Gitmeden önce duyduklarımız o kadar kötüydü ki olmazsa hiçbir yere dokunmadan dolaşırız, o da olmazsa döneriz falan demiştik:) Bir de babamın lisedeyken bir etkinliğe katılmak için Delhi’ye gittiği sırada görüp anneme anlattığı görüntüler vardı ki, bunlar da duyduklarımıza renk katıyordu doğrusu:) Babam üç gün uğraştıktan sonra sonunda bir tren bileti alarak Tac Mahal’i görmek için Agra’ya gideceği trene binmeye istasyona gitmiş ki, bir de ne görsün:) bütün istasyon yerde beyaz bezlere sarılı olarak hareketsiz yatan insanlarla dolu. Aynen geri dönüp olay yerini terk etmiş tabii:) Haliyle insanlar sadece uyuyor muydu, yoksa Varanasi’ye yakılmaya götürülenlere falan mı rastladı bilmiyoruz ama böyle de bir anı vardı elimizde yani:) Onlar canlıysa ve yerde yatıyorsa da, ölü ve yakılmaya götürülüyorsa da kötü:) Neyse ki biz istasyonda ceset falan görmedik. Ama yerde yatan bir sürü insan vardı tabii. Çünkü trenler sürekli rötar yapıyor.

Çok pis değildi, dönmemiz gerekmedi, istasyonda ceset görmedik, ama yine de pisti. Orada dolaşırken babam sürekli neden forumlarda bu pislikten yeterince söz etmemişler dedi hep. Gerçekten de bir sürü yazı okudum, çevreyi tarif etmişler, neler var neler yok yazıyor, kanalizasyonu, inekleri anlatmışlar, fotoğraflar da durumu açıkça gösteriyor ama şöyle çok pisti falan diyen de olmamış. Ben de böyle yapmış olmamak için yazıyorum, duyurulur: pisti:) Ama bilmiyorum işte artık kendimi hazırlamamdan mı yoksa o kadar pisti ki insan alışıyor mu neyse artık bana o kadar da rahatsız edici gelmedi. Aslında oradayken de düşündüm, şimdi de öyle düşünüyorum, sanki temiz bir pislik anlayışları var gibi:)

Daha açık anlatmam gerekirse şöyle ki: Tamam her yer çöp dolu, her şeyi sokağa atıyorlar falan ama onlar da sürekli bir dönüşüm içinde, bulaşmıyor yani. Çöplerin yığın halinde durduğu yerler var, ama hayvanlar geceleri oralara gidip onların bir kısmını yiyor ve en azından açlıktan ölmekten, ya da kendi aralarında kavga etmekten kurtuluyor. Geri kalanı da müthiş bir hava kirliliği yaratarak yakıyorlar(bunu sonra anlatırım gerçekten çok kötüydü, önce boğazımız ağrımaya başladı, yolculuğun ortasında da sesimiz kısılmıştı) Yolun yanından akan kanalizasyona Agra’da rastladık. Tamam akıyordu ama sanki bütün çöpler de onun içinde gidiyor gibiydi. Her yer çöp aslında, ama garip bir şekilde size değmeden akıp gidiyorlar. Tabii ki pis, sağlıksız falan ama en azından insan iğrenmiyor. Yani bana böyle geldi işte. Düşünüyorum da mesela o kadar çöp burada olsa herhalde durum çok daha kötü olurdu.

Bir de tabii denge meselesi var. Sanki mesela çöpleri yolun ortasından bir kaldırsalar ortalık birbirine girermiş gibi geliyor insana. Kendine has dengesinde yuvarlanıp giden düzen o zaman kesin çöker gibi. Sokaklarda yaşayan domuzlar, inekler, köpekler, maymunlar aç kalıp kavga etmeye başlasa o bile yeter mesela. Onlar gider sokaktaki insanlara, açıkta duran yiyeceklere sataşır, haliyle salgın hastalıklar yayılır, sivrisinekler bir yandan, savaş bile çıkabilir yani:)

Neyse işte. Böyleyken böyle:) Yani kendinizi en kötüsüne hazırlarsanız pislik rahatsız etmeyebilir. Ama yine de temizlik eşyalarını bulundurmak lazım. Şimdi böyle yazınca dergilerde falan insanlara şunu da alın, bunu da kesin alın, aman çok gerekli falan gibi şeyler yazan insanlara benzedim biraz. Ama bunlar gerçekten gerekli:) Biz her zaman yanımıza ip, mandal falan gibi ufak şeyler, bir de küçük su ısıtıcımızı alıp öyle gideriz seyahatlere. İlk defa böyle şeyler götürdük yanımızda ve hepsi de çok işimize yaradı. O yüzden eğer Hindistan’a gidiyorsanız, o dükkan senin bu dükkan benim koşup durmamak için “hiçbir şey götürmeyin” diyen yazıları dinlemeyin bence. Ne bulduysanız götürün:) Biz püreli, kolonyalı mendilleri, kağıt sabunları, sabun ve şampuanları götürdüğümüze çok memnun kaldık. Çünkü Hindistan’da market yok. Yani yolun sonunda Kalküta’da ve Mumbai’de birer tane bulduk ama işte diğer şehirlerde yoktu. Haliyle sokak aralarındaki küçük bakkallara gidip onlar ne satıyorsa onu alıyorsunuz. Şampuan ve sabun hadi neyse, insan bir tane alır kullanır da mesela pürel ve kolonyalı mendil bulamıyorsunuz. Bunlar trenlerde bizim çok işimize yaradı. Trende 15-16 saat kalıyorsunuz, yatıp kalkıp, birkaç öğün yemek yiyorsunuz. Çok temiz olmasa da insanın içini rahatlatacak bir şeyler olması iyi oluyor. En azından insan elini falan temizlemiş oluyor.

Aynı iç rahatlatma etkisine yatak çarşafları ve yastık kılıfları da sahip:) Biz şanslıydık, Oslo’da bir otelden aldığımız kağıttan, hafif ve yer tutmayan çarşaflarımız vardı. Trene binip de yerimizde biz gelene kadar üç adamın yattığını ve her yere saçarak çekirdek yediğini öğrendiğimizde, ya da oteldeki yatak çarşaflarının bir deseni gibi görünen insan şekli oluşturmuş lekeleri gördüğümüzde gerçekten çok işe yaradılar. Aslında otellere haksızlık da yapmamak lazım. Gittiğimiz çoğu yerde çarşaflar lekeliydi ama temiz kokuyordu. Herhalde bir leke çıkarıcı sorunu var:) Ama yine de insan bazen rahatsız oluyor işte. O zaman da adamlarla itişip kakışıp, yine başka bir lekeli çarşafla odada baş başa kalacağına kendi temiz çarşafını serip hiç olmazsa yüzünü temiz bir yere koymak daha iyi oluyor:) Tabii normal çarşafları taşımak biraz yük olabilir ama en azından böyle durumlarda yastığın üstüne koymak için bir şeyler düşünmek iyi olabilir bence.

Bir de galoşlar var tabii. Bunlar da çok işimize yaradı. Aslında bizim aklımıza gelmedi, daha önce giden birisi söyledi galoş götürmemizi ve gerçekten çok işe yaradı. Çünkü tapınaklara ayakkabıyla giremiyorsunuz. Ayakkabınızı çıkarınca basacağınız yer de her zaman pek temiz olmayabiliyor. O yüzden hemen cebinizden birer galoş çıkarıp izin veriyorlarsa ayakkabıların üstüne, vermiyorlarsa da çorabın üstüne giymek en iyisi. Böylece hem ayağını koruyor insan hem de ayakkabılarını temiz tutmuş oluyor. Tac Mahal’de Hintliler de bu sisteme geçmiş mesela, size biletle birlikte bir şişe suyla bir çift de galoş veriyorlar:)

Bir de şu hava kirliliğini anlatayım. Hindistan’da gerçekten çok önemli bir sorun çünkü. Bir haftada hepimizin sesi kısıldı! İkinci durağımız olan Jaipur’a geldiğimizde boğazımız hafif hafif ağrımaya başlamıştı. Agra’da, yakılan çöplerin hemen yanındaki otelimizde kaldıktan hemen sonra babamın, bir sonraki durak olan Varanasi’de de benim sesim kısıldı. 10 gün sonra da ancak geri geldi. Hindistan’da hava zaten kirli, arabalar, fabrikalar, toz, toprak zaten havayı oldukça kirletiyor. Ama bu geceleri yaktıkları çöpler tamamen bambaşka bir etki yaratıyor gerçekten. Organik çöpler neyse de plastikler falan da o çöplerin arasında tabii. Yakılınca bir başlıyor kokup tütmeye. Sabaha kadar o havayı soluyarak bir güzel uyuyunca da haliyle ses falan kalmıyor:) Ama artık önlem alıyorlarmış galiba bu konuda çünkü Tac Mahal’in rengi hava kirliliğinden kararmış:) Neyse. Böyleyken böyle. İyi yolculuklar:)



Sıcak ve gömleklerimiz :)
Mart 3, 2007, 3:30 pm
Kategori: Döndükten sonra, Hindistan, gezi notları

Sivrisinek kaçırıcılardan sonra çantamızdaki en önemli şeyler bir örnek gömleklerimizdi:)

Aslında aynı sivrisinek ilaçları gibi bunları alırken de gülmüştük çok. Aslında bunları boşuna götürüyoruz. Orada her yer bunlarla dolu olacak falan diye. Meğer Hint gömlekleri bir tek Türkiye’de satılıyormuş:)

Bu sözünü ettiklerim Beyoğlu’nda Aznavur pasajının altında, Tünel’e giderken sağdaki dükkanda ve Nepal’den getirdiklerini satan dükkanlarda satılan, çizgili, pembe, turuncu, mavi gibi canlı renkleri olan gömlekler. Şile bezine benziyor ama tam değil. Herhalde görmüşsünüzdür. Yazın bir sürü insan bunlardan giyiyor hem serin tuttuğu, hem de hafif olduğu için.

Biz de 40 derece sıcaklıkta giyilebilecek uzun kollu tek gömleğin  bunlar olduğunu düşünüp gittik annemle üçer tane aldık. Bir yandan da gülüyoruz boşuna alıyoruz diye düşünüp. Alırken satıcıya da sormuştuk çünkü gömlekleri nereden getirdiklerini, kadın Hindistan’dan demişti. Yani biz orada satıldığını düşündüğümüz gömlekleri taa İstanbul’dan taşımış oluyorduk. Ama iyi ki de taşımışız. Aynı sivrisinek ilaçları gibi, bu gömlekler de hiçbir yerde yoktu. Bir tek Delhi’de Janpath üstündeki bir ara sokakta bulduk. Ama onlar da hem çok büyüktü, hem de kumaşları sanki bizimkiler kadar serin tutmuyordu.

Biz annemle her şeyimizi gitmeden önce toparladığımız için üçer gömlek, bir ince pantolon falan, Hindistan üniformalarımızı hazırlayıp çantalarımıza tıkmıştık. Babama da havanın sıcak olduğunu, sivrisineklerin hastalık yaydığını falan anlatıp ince, uzun kollu bir şey almasını söylemiştik ama o bir şey olmaz diye düşündü herhalde. Yanına bizim gibi üniforma almamıştı:) Delhi’ye gidip, otele yerleşir yerleşmez biz hemen çıkardık çizgili, ince gömleklerimizi, annemle bir örnek giydik. Sivrisinek kaçırıcıları da süründük, çıktık. Babam kısa kollu tshirt giydi, bir de üstüne sinekler saldırırsa diye uzun kollu ceket aldı. 40 derecede!:) olmadı tabii. İkinci gün çok sıcak geldi. Neyse o sırada Janpath’ta bizim gömleklere rastladık da o da aldı kendine hemen.

Bu arada biz bu gömleklerin birine 15, diğerlerine de 18 milyon vermiştik. Tanesine. Hindistan’dan aldığımız gömlekler, bize turist muamelesi yapıp kazık atmalarına rağmen 3 milyondu:) Yine en güzel kazığı İstanbul’da yemişiz yani:) Ama olsun, en azından rahat ettik. Janpath’ta gördüklerimizden sonra bir daha o gömleklere bütün yol boyunca hiç rastlamadık. Herhalde bu gömlekler ya Hindistan’dan gelmiyor, ya da onlar yapıp bize gönderiyor ama kendileri giymiyorlar. Biz orada bulamadık yani.

Ama gerçekten eğer Hindistan’a gidiyorsanız, ve bizim gibi sıcak bir zamanında gidiyorsanız, bu gömlekler çok işinize yarayabilir. Tshirtten daha hafif bir kere. Sonra incecik, insanın üstünde ağırlık yapmadığı için terletmiyor. Çok kolay kuruyor. Ve en önemlisi de uzun kollu, yani sinek geçirmiyor. E daha ne olsun zaten:) Biz 18 gün boyunca hep bu gömlekleri giydik. Onlar olmasa o sıcakta amaaan sinekler de ısırırsa ısırsın deyip kolsuz gömleklerle atabilirdik kendimizi sokaklara.

Çünkü Hindistan gerçekten sıcak:) Yaz ayları, aynı zamanda muson yağmurlarının olduğu dönem. Bu dönemlerde genellikle pek giden olmuyormuş haliyle. Eylül gibi musonlar bitiyor. Turist mevsimi de böylece başlamış oluyormuş. Ama turistlerin en çok gittiği dönem Aralık, Mart arası. Çünkü hava ancak bu aylarda biraz serinliyormuş. Biz Ekim’de gittik. Kalküta’da üç gün hep aynı saatte, iki saat çok şiddetli yağmur yağdı. Onun dışında yol boyunca hiçbir yerde yağmur yağmadı. Ama hava gerçekten sıcaktı:) 40 derece civarında işte:) Ama bu tarihte gitmeyi biz istemiştik. En dolu dönemde gitmeyelim de otellerde, trenlerde rahat yer bulalım diye. O yüzden kıyafetlerimizi falan da ona göre hazırladık gittik işte. Bir de hava nemli mi değildi neydi, hiç sıcaktan bunalmadık. Yoksa ben tam bir kış insanıyım mesela. En sevdiğim havalar yağışlı, soğuk, kapalı havalar. Güneş açınca hem bir baygınlık hem de bir huzursuzluk geliyor bana. Hiçbir şey ilgimi çekmiyor falan. Ama Hindistan’da hiç böyle olmadı. O sıcakta haldır huldur sokaklarda dolandık durduk. Herhalde kendimizi hazırlayıp gitmemizin etkisi de oldu. Yoksa sıcaktı yani. Hem kuzeyi, hem güneyi.

Aslında okuduklarımızdan kuzeyin serin, güneyin de sıcak olacağını okumuştuk. Aradaki mesafe çok olduğundan Hindistan’ın kuzeyiyle güneyi arasında çok sıcaklık farkı olurmuş. 10-15 derece fark olabilirmiş. Biz oradayken bir iki derece fark etti sadece. Ama şimdi bir siteden baktım mesela, Delhi 25, Mumbai 38 derece görünüyor. Demek bize öyle denk geldi. Ya da belki vücudumuz sıcağa alıştı, serindi sıcaktı kurcalamadan oturdu aşağı:) Ama yani sonuçta kuzeyde de güneyde de 40 derece sıcakta hiç bunalmadan dolaşmayı başardık. Yaşasın:P

Neyse:) Bu sefer de biraz sıcaklığı ve Hindistan üniformalarımızı anlatmış oldum. Bundan sonra çantamızın üçüncü en önemli eşya grubu olan temizlik malzemelerini anlatacağım:) İyi günler:) İyi yolculuklar:)
 



Sivrisinekler ve Chiungunya
Şubat 21, 2007, 1:49 pm
Kategori: Döndükten sonra, Hindistan, gezi notları

Hindistan: Her şeyi düşünen insanın cenneti:P

Böyle yazınca biraz saçma görünüyor ama değil, gerçekten öyle. Şimdi anlatıyorum:)

Hani bazı insanlar uzak bir yerlere seyahate giderken yanlarında her durum için pratik bir şeyler bulundurur ya. Gereken bir şey gidilen yerde yoksa ortada kalmamak, keyfini bozmamak için. Mesela bir şey bağlamak, tutturmak gerekirse diye birkaç parça ip, mandallar, bir iğne, iplik, kalem, kağıt, katlanabilir bir askı falan gibi. Yer tutmayan ama gerekirse çok işe yarayacak, ama bir seyahatte de çoğunlukla en fazla bir kere işe yarayan, insana biraz da boşuna taşımış hissi veren şeyler. İşte Hindistan böyle ya gerekirse diye götürülen şeylerin gerçekten de her gün gerektiği, o yüzden de onları düşünen insanın düşündüğüne de taşıdığına da gerçekten değdiği yerlerden biri:) Her şeyi düşünen insanın cenneti işte:)

Çantamıza deli miyiz neyiz diye gülerek doldurduğumuz o kadar şeyin hepsini kullandık, ve onlar olmasa ne yapardık bilmiyoruz. Kesinlikle gerekliydiler yani. Ama nedense gitmeden önce okuduğum bir sürü yazıda Hindistan’a giderken hiçbir şey götürmeyin, tshirtünüzle gidin, hatta onu da bırakın, her şeyi oradan alırsınız falan gibi şeyler yazıyordu. İyi ki dinlememişiz:)Bilmiyorum, belki de bize böyle denk geldi ama götürdüğümüz her şey gerçekten gerekliydi:) Tabii bir de Hindistan’ın macera yaşamaya, kent hayatının boğucu şeysini kırmaya falan gidilen bir yer olma özelliği var:) Amaç böyle bir şeyse tabii mümkün olduğu kadar çok şeyi geride bırakmak lazım ki insan şöyle bir silkelenip kendine gelsin:) Ama geri dönüp hayatınızı sürdürmek istiyorsanız ne bulduysanız çantanıza tıkın:)

Ben bizim çantamızda her zamanki şeyler dışında neler vardı anlatayım mesela:) Hem bu arada oradayken tuttuğum notlarda unuttuğum bir şeyler varsa onları da anlatırım.

Yanımızdaki en önemli şeyler sivrisinek kovuculardı. Onlar olmasa şimdi Chikungunya olmamışsak bile kesin paranoyak olmuştuk. Hangi sivrisinek Chikungunyalı hangisi değil bilemiyorsun ki. Hepsi de organize şekilde insanın üstüne saldırıyor sağlı sollu. Hele de böyle kapalı bir alanda kıstırmışlarsa tamam. Artık nasıl başarılı korunmuşsak bir sivrisinek tarafından bile ısırılmadan eve döndük. Ama hala etrafta sineğimsi bir hareketlilik görünce şöyle bir irkiliyorum. Bakalım ne zaman geçecek:)

Ama korunmada gerçekten çok başarılı olduk. Bir sürü turistin kolu bacağı nokta nokta olmuştu sinek ısırığından. Bir de onlar sıcak diye kolsuz tshirtlerle kısacık şortlarla gelmişler tabii. Halbuki her gece televizyonda uyarı yapıyorlardı, uzun kollu ve paçalı şeyler giyin diye. Ben tabii gitmeden bir ay önce bitirdiğim tezimin alışkanlığıyla olsa gerek, Hindistan olayını doktoraya çevirdiğim için, biz o uyarıları taa İstanbul’dayken okuyup ona göre hazırlanmıştık:)

İyi ki de hazırlanmışız çünkü bu Chikungunya gerçekten ciddi bir sorundu. Chikungunya, Dengue, yani humma ve Malaria, yani sıtma gibi sivrisineklerin bulaştırdığı bir hastalık. Aedes sivrisineğinin dişisi tarafından taşınıyor ve insanlara bulaşıyor. Tek başına hastalık genellikle öldürmüyor, ama insanı o kadar kötü bir duruma getiriyor ve uzun sürüyor ki öldürmüşten beter ediyor. Baş ağrısı, ateş, kusma gibi belirtiler ve en kötüsü de eklemlerde çok şiddetli ağrılar yapıyor. Televizyonda hastalanmış insanları gösteriyordu. 5 metrelik bir yeri ağrıları yüzünden yarım saatte yürüyebiliyorlarmış. Hatta bazı insanlar dokunmaya, ışığa bile o kadar hassas hale geliyormuş ki hastalık geçene kadar, bazen aylarca karanlık bir odada yatmaları gerekiyormuş. Hastalığa yakalanan insanın bünyesi kuvvetli değilse, ya da başka bir hastalığı varsa, durum daha da kötüleşebiliyormuş. Gitmeden önce her gün gazetelerde, oradayken de televizyonda sürekli nerede kaç kişi ölmüş, hastalık nerelere yayılmış gibi şeyleri takip ettik. Her gün şehir şehir ölenlerin sayısını verdiler. Bir de tabii musonlar yeni bitmiş, her yer su birikintisi, hava sıcak. Tam sivrisinek mevsimi yani.

Ama bu kadar hastalığa, ölene, televizyonlardan yapılan uyarılara rağmen Hintliler yine de olayı yeterince ciddiye almış gibi görünmüyordu. Herhalde dini bir şey olsa gerek. Adamlar televizyonda yırtınıyor su birikintilerini boşaltın, evlerinizin çevresinde su olmasın diye, bunlar her yeri kova kova durgun suyla donatıyor ki sinekler içinde rahat üresin. Gerçi tabii Chikungunya yeni ama Dengue ve Malaria salgınları sürekli oluyormuş. Herhalde zamanla baktılar yapacak pek bir şey yok, böyle akışa bıraktılar kendilerini. Ama bari evleri sivrisinek üretim çiftliğine çevirmeseler.

Bir de daha temiz pak, gelişmiş konut bölgelerine gittikçe sinekler artıyor. Özellikle Delhi’de mesela bizim otelin olduğu kısım toz toprak içinde kahverengi, gri renkli bir yerdi. Sivrisinek vardı ama çok da değildi. Bir gün güneye, yeni konut bölgelerinin olduğu kısma bir indik ki sinekler vızır vızır. Tabii onlar da biliyor nerede yaşanacağını:) Dün bir belgeselde seyrettim mesela, Amerika’da galiba bir araştırma yapmışlar, kuşlar üst gelir grubunun hakim olduğu bölgelerde yaşamayı tercih ediyormuş. Bu bölgede bir çok farklı kuş cinsine rastlanırken, alt gelir grubunun oturduğu bölgede sadece güvercinler yaşıyormuş:) E sinekler de kuşlardan aşağı kalacak değil herhalde, onlar da nerede yeşillik, park, bahçe, havuz, temiz hava varsa oraya yayılmış tabii:) Bir de bu bölgeler sürekli bir gelişme ve inşaat halinde olduğu için her yer delik deşik, bir sürü inşaatı başlamamış temel çukuru var. Her apartman bölgesinin orta yerine kocaman bir çukur kazıp, içini de suyla doldurmuşlar ki o bölge için yeterli sineği üretebilsinler:) Haliyle konut bölgelerinde sinek üretimi çok başarılı:) Özellikle de Delhi’de. Tabii diğer şehirlerde de vardı sivrisinek. Jaipur’da mesela otelimizin kendi sivrisinek üretim havuzu vardı:) Sonra Kalküta ve Mumbai’de de özellikle fast food restoranları sinek üretimi konusunda uzmanlaşmıştı. Ama tabii bizle kim baş edebilir:)

Yanımızdakileri sayıyorum:) 2 şişe off sprey, sivrisinek kaçırıcı olduklarını internetteki araştırmalarımız sonucunda öğrendiğimiz okaliptüslü limonlu bileklikler, yine internetten öğrendiğimiz limonlu yapışkan bantlar, uzun kollu ince gömleklerimiz ve üç kocaman cibinlik:) Bunlar yetmediği için bir de oradan böcek ilacı ve tüp tüp Odomos, sivrisinek kaçırıcı krem aldık, bir tüpünü de İstanbul’a getirdik:) Biraz abartmış gibi görünüyoruz, biliyorum, ama dediğim gibi işte, internet sitelerinde yazanları dinleyip bunları almamış olsaydık ne yapardık bilmiyoruz.

Hintliler susam yağı gibi bir şeyler sürüyormuş galiba. Jaipur’a giderken trende bir aileyle konuştuk, onlar öyle söyledi. Susam yağı ve bir şey daha, şimdi unuttum, sinekleri kaçırıyormuş. Sonra bir de homeopathy ilaçları var. Bugüne kadar Chikungunya’nın aşısı ya da tedavisinde kullanılabilecek bir ilaç üretilmemiş okuduğumuz kadarıyla. Hastalananlar daha çok yaşadıkları sorunlara göre tedavi ediliyormuş. Eklem ağrısı varsa o gideriliyor, baş ağrısıysa ona göre bir şey yapılıyor ama hastalığın tedavisi için bir şey yapılamıyormuş. Hastalık kendi kendine geçiyor yani. Tabii böyle olunca da homeopathy, ya da belki alternatif tıp denebilecek yöntem bu konuya el atmış. Delhi’deki en büyük hastanenin çevresi bir sürü küçük homeopathy kliniğiyle çevrilmişti. Klinik dediğim de camında homeopathy yazan küçücük dükkanlar. Herhalde hastanede bir çözüm bulunamazsa hemen dışarıdaki bu dükkanlara gidip, onların ilaçlarını alıyorlar. Gitmeden önce Chikungunya’nın tedavisiyle ilgili bilgi aradığımda hep bu homeopathy ilaçları çıkmıştı karşıma. Bir sürü tartışma vardı, işe yarıyor mu, yaramıyor mu, kandırmaca mı, para tuzağı mı diye. Ama tabii bu hasta olduktan sonra denedikleri bir şey. Hasta olmamak için de işte susam yağı ve bir şey daha kullanıyorlarmış bazıları. Bizim susam yağımız yoktu belki ama onun dışında sivrisinek kaçırıcı her şey bizdeydi:)

O kadar çok kullandık ki ikinci şişe Off spreyin dibinde biraz kaldı. Zaten o tek başına yeterli olmazmış meğer. Çünkü her yere de püskürtemiyor insan. Üstümüze başımıza spreyi püskürtüp, kolumuza bacağımıza da odomos kremi sürdük de ancak tamamen sivrisinek kaçırıcı hale gelebildik:) Bilekliklerimiz işe yaradı mı emin değiliz. Ama kolumuzdan çıkarmadık. En azından insan kendini rahat hissediyor. Yapabileceğimiz her şeyi yapmış oluyoruz ya, artık sokarsa da sokar diyor insan. Sonra yapışkan bantlar vardı. Onlar işe yaradı. Özellikle de trende yatağımızı kalabalık bir sivrisinek ailesiyle paylaşacağımızı anladığımız sırada:) Varanasi’ye giden trene bindik, yataklarımıza çıktık, herkes yatar duruma geçti, ışıklar kapandı. Bizim tepemizdeki hala yanıyordu. Kafamı bir kaldırdım ki en az on sivrisinek lambanın etrafında toplanmış. Burnumun dibi. Hemen çıkardık yapışkan bantlarımızı tabii. Trenin sağına soluna:), tshirtün yüzümüze, elimize yakın yerlerine bir güzel yapıştırdık. Spreye, kreme de bulandık uyuduk gitti:) Aslında trende cibinlik de asmayı düşünmüştük:) Ama yapamadık, çünkü düşündüğümüz gibi tek başımıza kapalı bir yerde değil, insanlarla açık kompartımanda yolculuk ettik. Ama odalarımızda ne yaptık ettik üç cibinliği de kurduk. Annem çıkardı hemen iplerini mandallarını:) Odanın bir ucundan öbür ucuna, kapıdan duvara ipleri gerdik, cibinlikleri astık:) Etrafımızda uçup uçup çekip gittiler:)

Sivrisinek operasyonumuzun son parçası da uzun kollu gömleklerdi. Ama onu da sonra anlatırım artık. Onların biraz sıcakla da ilgileri var çünkü. Bugün sadece Chikungunya sorununa parmak basmış olayım:P İyi günler:)



Hindistan’dan Döndük :)
Şubat 16, 2007, 12:12 pm
Kategori: Döndükten sonra, Hindistan, gezi notları

18 günlük Hindistan gezisinden döndük. Yani döneli çok oldu tabii. Ben önce orada tuttuğum notları gönderdiğim için, döndükten sonra yazacaklarıma ancak sıra geldi:) Umarım yazdıklarım Hindistan’a gitmeyi düşünen birilerinin de işine yarar. Çünkü ben gitmeden önce neredeyse bütün bilgileri böyle sitelerden toplamıştım. Bu arada üstte de yazdım ama Hindistan’a gidiyorsanız işinize yarayabilecek şeyleri buradan başlayarak okuyabilirsiniz. Ya da şuradan ilgilendiğiniz yerle ilgili bilgilere ulaşabilirisiniz. Ayrıca fiyat listesi, planlar, gittiğimiz otellerin adresleri, gidilecek yerlerin çalışma saatleri, yararlı web siteleri, İngilizce Hint gazeteleri, televizyonlar, cyclerickshaw, autorickshaw, fiş adaptörü resimleri gibi yararlı olabilecek bir sürü şeyi de burada bulabilirsiniz.

Seyahat sırasında kullandığımız bütün bilgileri koymaya çalıştım. Ama işte onlar burada değil de sitemde. Yani şurada :) Çünkü gitmeden önce yararlı bilgileri okuduğum gezi notlarının arasından ayıklamak için çok uğraşmıştım. Benim gibi hemen bilgi toplamak isteyenler olursa diye ben de notlarımı ikiye ayırdım. Bir tarafta fazla uzatmadan ne kaç liradır, yol ne kadar tuttu, kaç saat sürdü gibi Hindistan’a giden birilerinin merak edeceğini ya da işine yarayacağını düşündüğüm şeyleri anlattım. Burada da uzata uzata başımıza gelenleri anlattım:) İsteyen istediğini okusun, sadece birini merak eden diğeriyle uğraşmasın boşuna diye.

Şimdi artık Hindistan’da tuttuğum notlar bittiğine göre biraz da döndükten sonra düşündüklerimizi, aklımızda kalanları, oradayken yazmayı unuttuklarımı anlatayım. Bir sürü şeyi insan orada debelenirken fark etmiyor çünkü:) Ondan sonra da Çin ve Japonya notlarına geçerim artık:) Ama tabii onlar bu kadar ayrıntılı olmayacak çünkü o zaman her yaptığımız şeyi not almıyorduk:) Bunu bu sene çıkardım başıma, ama çok da iyi oldu. Neyse:) Şimdilik bu kadar yazayım, üç vakte kadar da döndükten sonra aklımızda kalanları yazmaya başlayacağım:)