Bugün Agra’daki son günümüzdü. Agra’nın biraz dışındaki Fatehpur Sikri’yi de gördük ve Agra’da gezilecek yerleri böylece bitirmiş olduk:) Galiba her şehir için tam gereken zamanı ayırmışız evde plan yaparken, çünkü şimdiye kadar planladığımız her şeyi yapabildik. Zaten hepsi küçük şehirler olduğu için iki üç gün, gezilecek yerleri rahat rahat dolaşıp, biraz da ortada öylesine dolaşıp, oranın havasını anlamak için yeterli oluyor. Tabii sadece turist olarak:)Zaten Hindistan’da daha fazlasını da bünyemiz kaldırmaz herhalde:) Neyse:)Bugün ne yaptığımızı fazla uzatmadan anlatayım, çünkü şu anda Varanasi’ye giden trendeyiz ve tek ışık burada yandığı için trendeki bütün sivrisinekler tepeme toplanmış durumda:)
Sabah 9 gibi otelden çıkıp kapının önünden bir rickshawa bindik ve Fatehpur Sikri’ye giden otobüse binmek için Idgah Bus Station’a gittik. İstasyona gidelim deyince rickshawcu hemen uyandı tabii:)Fatehpur Sikri’ye mi, rickshawla gitmek istemez misiniz falan diye sormaya başladı. Yolda bir de arkadaşını bindirdi yanına, bu ikisi biz inene kadar konuştu durdu taksi daha rahat, onu istemezsen minibüs var, pahalıysa rickshaw olsun, bıdı bıdı bıdı.. Halbuki ben gelmeden önce rickshawların Fatehpur Sirki yoluna çıkmasına izin verilmiyor diye okumuştum ve yolda giderken de hiç rickshaw görmedik. Yani muhtemelen adamlar yine bizi kandırmaya çalışıyordu:) Rickshawa tamam desek ağğğ hayallah ricshawcu bir yere kadar gitmiş, taksi verelim falan diyeceklerdi:) Neyse, biz zaten otobüsle gitmek istiyorduk, o yüzden adamlara hayır deyip istasyonda indik, Fatehpur Sikri otobüsünü bulduk, bir güzel içine yerleştik:) Ön tarafta oturan uzun boylu adam ve bütün yol hiç susmadan konuşan kız arkadaşıyla, yan
taraftaki fotoğraf makineli sevinçli İngiliz amca dışında tek turist bizdik:) Zaten herhalde turistler genellikle otobüsle falan uğraşmayıp taksiyle gidiyor Fatehpur Sikri’ye. E bir çoğu da Delhi’den günübirlik turlarla geliyor zaten. Yandaki fotoğrafı otobüs dolmadan çekmiştim. Sonra biraz doldu ama genel olarak böyle bir görüntüydü işte:)Karşıdaki adam da “şu elimde görmüş olduğunuz….” Satıcısı:)Bir şeyler anlattı Hintçe ama kimse ilgilenmeyince indi gitti.
Neyse işte. Otobüsle sallana sallana Fatehpur Sikri’ye vardık:) Fatehpur Sikri, aslında iki ismin birleşmesinden oluşuyormuş. Fatehpur yeni şehirmiş yani bu oturan adamların baktığı yer:)
Sikri de eski şehir. Bizim turistçikler olarak gezeceğimiz kısım tabii eski kısımdı:)Otobüsün durduğu yerin hemen arkasındaki tepeye kendimizi vurup, yukarıdaki eski şehre tırmandık. Sonra inerken
gördük ki bir merdiven varmış oraya çıkan ama biz o zaman bilmiyorduk:) Bu arada aşağıdayken birisi yanımıza gelip rehber ister misiniz demişti. Biz de tamam demiştik. Çünkü birkaç yerde Fatehpur Sikri çok karışık, rehber tutun falan diye bir şeyler okumuştum. O yerlerde sahte rehber tutmayın da diyordu tabii de, sahte olup olmadığını nereden anlayacağımızı söylememişlerdi:) Baktık adamın boynunda resimli falan bir kimliği var, üstünde rehber yazıyor, Rs50’ye anlaştık. Adam da bizi Jama Masjid’de gezdirip, tamam gezdiniz diye çıkardı. Sonra fark ettik ki bir kısım daha varmış gezilecek:)Adam herhalde korsan rehberdi, o yüzden bizi asıl biletle girilen kısma sokmadan camide dolandırıp çıkardı:) Biz de dolaşırken hep konuştuk durduk, nesi karışık buranın, niye rehber tutacakmışız ki falan diye:)
Bu arada rehber o kadar konuşkandı ki şöyle bir rahat rahat etrafa baktırmadı:)Sürekli bir şeyler anlatıyor, dinlemeyip başka bir şeyle ilgilenirsen illa dinletmek için insana yaklaşıyor, bir
rahat vermiyor yani:)Bir sürü de hikaye anlattı. Ama sanki anlattıkları doğru değildi gibi geldi bize. Mesela Jama Masjid’in pencerelerine oyulmuş şekillerde hem haç, hem hilal, hem de lotus çiçeği varmış, böylece üç din birleşiyormuş falan. Bilmiyoruz belki de doğrudur ama sanki uyduruyor gibi geldi bize:) Yine de dinledik tabii napalım, adam asabi:) Dinlemezsen gözünü dikip bakıyor ters ters:) Acaba bu burada genel bir davranış mı ki. Jaipur’daki ricksahwcu da bir şey anlatırken yüzüne bakmayınca gözünü dikiyordu insana. Hayır anlamıyorlar ki biz oraya etrafı görmeye gelmişiz:)İlla o konuşurken gözünün içine bakılacak, can kulağıyla dinlenecek, mümkünse not alınacak:)
Fatehpur Sikri’yi gezdiğimizi sanarak, sadece onun içindeki bir kısım olan Jama Masjid’i dolaşmamız bitip, asabi rehberimizin zorla mermer olduğunu söyleyerek sattığı kumtaşından mumluğu da aldıktan sonra, tekrar aşağı inip otobüse bindik:) Dönüş yolu biraz sıcak oldu gerçi ama yine de rahattı. Halbuki pişmeyelim diye şöföre sorduk oturmadan önce, hangi taraf güneş oluyor falan diye. Adam da sağa oturun dedi, oturduk. Güneş de bütün yol sağdaydı:)Yani bilmiyorum dese çatlar sanki:) İlla cevap verecek:)
Neyse:) Fatehpur Sikri’nin bir kısmını da görmüş olduk böylece:) Agra’ya dönünce yemek yedik, otele gittik, toplandık, tren istasyonuna gittik, şimdi de trende, Varanasi yolundayız:)
Varanasi aslında Hindistan’a gelen çoğu insanın gittiği bir yer, ama herhalde genelde Delhi’den falan gidiyor insanlar. Ya da belki uçakla gidiyorlardır. Çünkü istasyonda tren bekleyen yabancı, bir biz vardık bir de üç Amerikalı. Diğerleri bohçalarının üzerinde oturmuş bekleyen Hintli kadınlar ve çocuklarıydı. Zaten istasyon çok karanlıktı ve yiyecek içecek satılan bir yer de yoktu. Pek kullanılmayan bir istasyon herhalde. Idgah İstasyonu. Neyse nasıl olsa tren şimdi gelir falan derken, bir de rötar yaptı tren, bir saat ayakta bekledik şimdi gelecek, şu gelen o mu ki acaba falan diye:) Aslında fazla rötar yapmadı da işte oturacak düzgün bir yer olmadığı için, ayakta dur dur sıkıldık biraz. Neyse sonunda geldi tren, koşuşarak hangi kapıdan bineceğimizi bulduk ve bindik. Oturarak giderken çok önemli değil de tabii yataklı trende doğru yere binmek önemli. Yanlış yere binip sabaha kadar ayakta kalmak da var:) Bir de meğer aradaki kapıları da kapıyorlarmış, tren hareket edince. Yanlış yere binse kalacak insan yani:)
Bindik trene işte, şimdi de Varanasi’ye doğru yola çıktık. Birazdan ben de uyurum artık, çünkü burada herkes trene biner binmez yatağını yapıp uyudu:)Biz de halbuki yanımıza kek, cips falan almıştık. Trene binince yeriz, biraz zaman geçiririz falan diye:) Meğer geçirecek zaman falan yokmuş. Trene biner binmez uyuyormuşsun zaman da kendi kendine geçiyormuş:)
Böyleyken böyle:)Bugün biraz kısa keseyim çünkü tepemde vızıldayan sivrisinekler üstüme üstüme dalışa geçtiler. İyi ki deli gibi hangi sivrisinek kaçırıcıyı bulduysak almışız. Yoksa şimdi uyuyamazdık korkudan herhalde. Hangi sivrisinek Chikungunya yapıyor, hangisi bildiğimiz sinek anlamıyor ki insan. Bacakları enine çizgiliymiş. Nasıl bakacaksak:)Herhalde “kardeş şu bacağını bi uzatıversene, sokmadan önce sana zahmet” falan diye bacak kontrolü yapmamızı bekliyorlar:) Neyse ki yanımızda bin bir çeşit sivrisinek kaçırıcı var yani. Bileklikler bileğimizde zaten. Spreyle kreme de bir güzel bulandık:)Bir de bir tarafı yapışkanlı okaliptüslü bantlar var yanımızda. Onları da adamların treninin sağına soluna yapıştırdık, huzura kavuştuk:) Şimdi tshirtü de kafama çeker uyurum artık rahat rahat:)
İyi uykular:)
Tac Mahal’i gördük:)
Bugün sabahın altısında kalkıp bindik rickshawa, tıngır mıngır Tac Mahal’in kapısına gittik. Daha doğrusu kapısının yakınlarında bir yere. Çünkü kapının önüne kadar rickshawlar gidemiyormuş. Biz de bir 100 metre kadar önce inip kapıya doğru yürüdük. Bu arada da Lonely Planet’ın kitabında ve forumlarda herkesin bahsettiği Tac Mahal manzaralı denen otellerin bazılarını görmüş olduk. İçleri nasıl bilmiyoruz tabii de dışları pek şahane değildi:) İyi ki Tac Mahal manzarası falan diye tutturmayıp bizim otele gitmişiz, yoksa şimdi fıldır fıldır otel arıyor olacaktık herhalde:)
Yol üstünde gördüğümüz oteller biraz fazla küçük ve eski görünüyordu ve kimse binaya yaklaşmasın diye uğraşıyor gibi görünen bir maymun çetesi tarafından ele geçirilmişlerdi:) Hepsi böyle değildir herhalde bilmiyoruz da bizim gördüklerimiz pek otele benzemiyordu yani. Zaten Hindistan’daki otellerde penceresiz oda diye bir şey var. Burada fiyatlar tuvalet ve banyodan çok pencere ve havalandırma olup olmamasına göre değişiyor. Bunların olup olmamasına göre bazen bir yerde Rs100’e de kalınabiliyor Rs1000’e de. Neyse ki şimdiye kadar penceresiz bir odaya rastlamadık. Daha önce Hong Kong’da başımıza gelmişti çünkü, mecburen “gece açık hamburgerciler ekseninde Hong Kong’un gece hayatı, uyuşturucu satıcılarının çalışma şekli ve sorunları” başlıklı çalışmamızı yapmak durumunda kalmıştık sabaha kadar:) Sabaha kadar bir biz vardık hamburgercide bir de işte o telefonu çaldıkça motosikletle hemen bir yere kadar gidip gelen siyah deri ceketli adam ve arada bir gelip giden arkadaşları:)
Neyse:) Tac Mahal’in kapısına ulaştık ve biletimizi aldık. (Bu arada 3 kişi otele Rs500 verdik, Tac Mahal’e bir kişi Rs750’ye giriyor. Koskoca Tac Mahal tabii:)) İçeri hiçbir şey sokmuyorlar. Kalem, su, ciklet, leke bırakacak ne olursa işte. Gerçi pek üstümüzü aramadılar ama cama yazmışlar yasak diye. O yüzden de bari insanlar susuz kalmasın diye düşünmüşler, biletle birlikte bir şişe de su veriyorlar:)Bir de Tac Mahal’in içindeki mezar kısmına girerken kullanmak için galoş. Ondan sonra da hafif bir güvenlik kontrolünden geçip iç avluya giriyorsunuz. Burada saat dokuzdan sonra, Delhi’den çıkan turist grupları gelmeye başlayınca çok kuyruk oluyormuş. Biz girdiğimizde daha saat yediydi. Kimse yoktu. Ama gerçekten birkaç saat sonra ortalık kalabalıklaşmaya başladı.
Saat yediydi, kalabalık yoktu ama biz de film çekimine rastladık içeri girerken:) Bir koltuğu eksik olan Japon bir yönetmen ve ekibi, bir adamcağızı turuncu bir beze sarmalamışlar, eline de bir sopanın ucuna bağlı bohça gibi bir şey vermişler, Tac Mahal’in kapısında bir sağa bir sola yürütüyorlardı:) Bir gün televizyonda falan bugün çekilen filmi görürsek ağğğ biz de oradaydık deriz artık:) Neyse. Adam kapıdaki yürüyüşünü bitirip, bu sefer de herkesin çektirmek için itişip kakıştığı ünlü Tac Mahal fotoğrafı noktasında yürümeye başlayınca, zaten aceleyle hemen gezip gitmeye çalışan 40 kişilik bir turist grubu gologologogogloglgo diye özetlenebilecek şiddetli bir ses çıkararak yönetmenin etrafını çevirdi:) Bu sabah sabah enerjik ve de sinirli grubu gören ekip de kenara çekildi neyse ki:) Hadi bizim zamanımız var bekleriz de, gruplar için gerçekten de hiç hoş bir durum değildi. Gelmişler dünyanın bir ucundan TacMahal Tac Mahal diye. Zaten 40 kişinin 40’ı da sırayla aynı noktada durup arkasında Tac Mahal’le fotoğraf çektirecek, e zamanları da az. Saatlerce burada kalacak değiller. “Gologloglgolo”da haklıydılar yani:) Hem zaten sabah güneş doğarken daha güzel oluyormuş Tac Mahal, turistlerden biraz önce gelip çekseymiş onlar da. Ağğğ!:)

Film çekimini atlattıktan ve öfkeli turist grubunun geçmesini bekledikten sonra biz de kendimize bir “ünlüüü su yansımalı Tac Mahal fotoğrafı” çekip dolaşmaya başladık:) Bir Tac Mahal fotoğrafının en önemli öğesi olan:) bu küçük havuzlarda, aslında fıskiyeler çalışıyormuş normalde. Ama tabii o zaman ne yansıma kalıyor ne birşey. O yüzden de arada fıskiyeleri kapatıyorlarmış ki
insanlar fotoğraf çeksin rahat rahat. Neyse ki biz oradayken fıskiyeler kapalıydı da bir sürü yansıma fotoğrafı çektik, çok mutluyuz:)
Yeterince yansıma yakaladıktan sonra giydik galoşlarımızı, bahçeden Tac Mahal’e çıktık. Tac Mahal güzel tamam, ama etrafındaki koskocaman boş alan da bu güzelliğinde çok etkili galiba. Etrafında o kadar geniş bir alan var ki, yürüyen herkes haliyle karıncaya dönüşüyor, Tac Mahal de kocaman zaten.
İnsan bir bakıyor, kocaman, güzel, beyaz bir bina ve karıncalar:) Etkileniyor tabii:)
Tac Mahal’i gezerken bir rehber tutmadık biz. O yüzden de Tac Mahal hikayelerini çok bilmiyoruz. Zaten o hikayeler her yerde de var aslında ama yanımızdaki adam anlatırken bir ara bir şey duyduk. Onu anlatayım bari. Tac Mahal’in en içteki mezar kısmının duvarlarındaki taşlar dünyanın dört bir yanından Tac Mahal için getirilmiş. Mermer oyulduktan sonra bu değerli ve yarı değerli taşları mermere gömmüşler. Zaten bu mermere kakma işi Agra’nın en önemli hediyelik eşya konusu. Tac Mahal’in dış duvarları da iç duvarları da beyaz mermere kakma taşlarla süslü. O yüzden Agra’da bir sürü böyle hediyelik eşya satılıyor. Hatta dün rickshawcunun bizi sürüklediği dükkanda küçücük bir kutu sorduk, ucuz bir şeyse alalım bari diye. 300 YTL’ye satılıyordu:) Herhalde Hindistan’da şimdiye kadar gördüğümüz en pahalı şey bunlardı. Daha büyük boy kutuları sormadık artık tabii:)
Bir hikaye de ben evdeyken okumuştum. Onu da anlatayım:) Şah Cihan aşkından mı yoksa artık karısının vasiyeti üzerine mi belli değil ama işte Tac Mahal’i yaptırdıktan sonra, karşısına da kendisi için bir mezar
yaptırmak istiyormuş aslında. Zaten Tac Mahal’de her şey simetrik. O mezar da Tac Mahal’in simetriği olacaktı herhalde. Aslında ne güzel olurmuş. Onu siyah mermerden yapacakmış, bu da beyaz. Böyle karşılıklı bunlar duracakmış. Ama Şah Cihan kendi Tac Mahal’ini yaptıramadan çocuklarından biri yönetimi elinden alıp, onu da Agra Fort’a hapsetmiş. Bu arada Agra Fort dün gittiğimiz, uzaktan güzel güzel Tac Mahal’i gören yer. Böylece Şah Cihan da işte ölene kadar burada Tac Mahal’e karşı oturmuş durmuş. Sonunda ölünce onu da Tac Mahal’e, eşinin yanına gömmüşler. Bu yüzden de her şeyin simetrik olduğu Tac Mahal’de mezarların olduğu kısım simetrik değilmiş. Gerçekten de baktık değildi:) Daire şeklindeki mezar odacığı içinde ortada bir tabut var, onun bir yanında bir tane daha var. Ama öbür yanı boş olunca daireler, ortalamalar falan bütün denge bozulmuş tabii. Sen yönettin ben yönettim derken yazık olmuş kadının mezarına.
Bir de yakın zamanda Tac Mahal’in dışına bir hava kirliliği ölçüm aleti koymuşlar. Onun verdiği sonuçlara bakılırsa kadının mezarına yazık olmaya devam ediyor. Hatta bırak Tac Mahal’i, herkese yazık oluyor. Hava kirliliği dolayısıyla Tac Mahal’in mermerleri renk değiştiriyormuş falan ama oradaki göstergeler doğruysa, olay yerinden hemen koşarak uzaklaşsak iyi olacak:) Olması gerekenin çok üstündeydi bütün değerler. Dünden beri boğazımız da ağrımaya başladı. Acaba hava kirliliğinden olabilir mi ki. Babamın sesi de kısılıyor. Neyse ki fazla kalmayacağız ama o yüzden olduysa yazık burada yaşayan insanlara.

Burada bir de çöp yakma adeti çıktı başımıza. Herhalde diğer şehirlerde de yakıyorlardır da biz burada otelin önünde yakılınca fark ettik durumu. O yol kenarına yığdıkları çöpleri bütün gün inekler, köpekler, domuzlar falan eşeliyor önce. Aradan buldukları yeşillikleri falan yiyorlar. Akşam da birileri gelip kalan çöpleri yakıyor, hep beraber bir güzel duman içinde oturuyorlar. Şu anda aşağıda yanıyor mesela, bütün koku içeri doldu. Her yer böyleyse hava kirlenir tabii. Kağıtlar, plastikler hepsi birden yanıyor. Bakalım sabaha kadar sürecek mi.
Neyse Tac Mahal böyleydi işte. Güzeldi, insanlar karınca gibiydi, beyazdı, simetrikti, hava kirliliği ölçüm cihazı vardı. Bir de bahçesinde inekler vardı:)Az daha unutuyordum. Dekor olsun diye mi getirdiler bilmiyoruz ama biz çıkarken bahçeye üç dört inek getirdiler. İçeri kalem bile sokmuyorlar ama inekler lalalaaa diye dolaşıyor içeride, bahçeyi yiyerek:) İnekçikler ortada dolanmaya, insanlar da inekli Tac Mahal fotoğrafı için ineklerin üstüne üstüne koşmaya başladı:) Biz de iki tane çekip Tac Mahal’den çıktık:)
Bu sefer farklı bir yerden gidelim diye girdiğimiz kapının karşısındaki kapıdan çıktık, satıcıları nonononono diye püskürtüp etrafta biraz yürüdük. Gelmeden önce forumlarda falan, kanalizasyon sokaklardan akar diye okumuştuk, ama bugüne kadar rastlamamıştık daha. Burada kanalizasyon gerçekten daracık sokağın hemen yanından akıyordu. Bir de burada köpekler biraz sinirli galiba. İlk defa kavga eden köpek gördük. Delhi’de de Jaipur’da da her yer köpek doluydu. Burası da öyle. Ama özellikle Delhi’deki köpekler o kadar sakindi ki, burada kavga eden köpek görünce şaşırdık. Delhi’de her sokakta 20 tane falan köpek vardı. Hepsi de ince, narin yapılı, tazı gibi, burunları ince uzun, küçük kafalı, ince patili, çok güzel köpeklerdi. Sanki tazı karışmış gibi ırklarına. Belki de cinsleri böyledir, bilmiyoruz ama gerçekten çok güzellerdi. Sesleri de çıkmıyor. Hepsi bir yerde kıvrılmış güzel güzel uyuyor:)Nasıl olsa bütün gittiğimiz şehirlerdeki köpekler öyledir diye düşünmüştük ama değilmiş meğer. Jaipur’daki köpekler o kadar ince, narin falan değildi. Buradakiler de kavga etmeye başladı işte. Demek onlar Delhi köpeği:) Ama çok güzellerdi gerçekten. Biraz da açlıktan zayıftılar tabii, ama özellikleri zayıflık değildi yani. Şişmanlasa da öyle incecik olur onlar herhalde. Böyle yassı uzun kafacıkları falan. Tazıya benziyorlardı işte. Keşke bir fotoğraflarını da çekseymişiz. Nasıl olsa sonra çekeriz diye çekmemiştik. Bunlar da başladı kavgaya:)Neyse. Tac Mahal’in çevresindeki sokaklarda biraz dolanıp, saat dokuz gibi rickshawa bindik ve uyumaya otele gittik. Zaten bugünlük gezecek çok yer de kalmamıştı.
Öğleden sonraya kadar uyuduk. Kalkıp yemek yedik ve Agra’nın, ilk gün rickshawcunun bizi
götürmediği pazarlarını dolaşmaya gittik. Önce Kinari Bazaar’a, yani Agra’nın eski kısmının pazarına gittik. Kinari
Bazaar, Jama Masjid’in çevresindeki dar sokaklardan oluşuyor ve her şeyin satıldığı küçük küçük dükkanlarla dolu. Çorapçılar, plastikçiler, etçiler, kumaşçılar, her şey vardı. Ama çok kalabalıktı. Biraz dolandıktan sonra bindik bir rickshawa bu sefer de şehrin yeni kısmının pazarına gittik. Yani Sadar Bazaar’a. Nedense herkes Sadar Bazaar çok kötüdür, pahalıdır, gitmeyin falan diyordu. Halbuki bir şey olduğu yokmuş, iyi ki gittik. Dükkanlar pahalı mıydı bilmiyoruz ama zaten dükkan dedikleri bir yabancı marka, bir beyaz eşyacı ve bazı giyim eşyası satan yerlerdi. Çünkü diğerleri zaten bakkal, pizzacı gibi dükkanlar. E beyaz eşya da alacak değiliz herhalde Agra’dan:) İyi ki gitmişiz yani. Burada kaldırım bile vardı:)Kinari Bazaar’dan sonra kendimize arabalardan ve motosikletlerden kaçabilecek bir yer bulmamız çok iyi geldi doğrusu:) Üstüne bir de soğuk kahve içtik mcdonaldsta. Şimdi de oteldeyiz işte, aşağıda yanan çöplerin dumanını içimize çekiyoruz:) Havalar nasıl olursa olsun sizin havanız temiz olsun:)İyi uykular:)
Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler… için buraya tıklayabilirsiniz:)
Agra’ya geldik:) Ama bu seferki tren yolculuğu bundan önceki kadar iyi değildi. 40 derece havada bizi dondurdular:) Tren yeni miydi neydi, bir açtılar havalandırmayı, üç tshirtü üst üste giyip sıcak çay içtik de ancak ısınabildik biraz. Sonra içecekler, yiyecekler falan da bilete dahil değildi bu trende. Demek ki trenlerin bir standardı yok burada. Ne çıkarsa bahtına:) Ya da belki kendileri bilip ona göre biniyordur.
Trenden inişimiz Agra’da da Jaipur’daki gibi şenlikli oldu:)Kapıdan çıkar çıkmaz otel adamları hemen peşimize takıldı. Onları başarıyla savuşturduk ama bu sefer de rickshawcular sağlı sollu hellohellorikşorikşo diye gelmeye başladı:)Birine gideceğimiz yeri söyledik, 50 dedi. Sonra arkadan biri gelip 40’a götürürüm dedi. Bunun üzerine o ikisi bizim için kavga etmeye başladı. Biz onların kavgasının bitmesini beklerken de başka biri gelip 30 dedi, biz de onunla gittik:) Bu adam önce kendi otelini göstermek istedi, ama annemler gidip baktı pansiyon gibi bir şeymiş o. Neyse fazla tutturmadı da istemiyoruz deyince bizim istediğimiz otele götürdü sonunda.
Burada Hotel Safari diye bir otelde kalıyoruz. Gelmeden önce Agra’da hangi oteller daha iyi durumda falan diye araştırırken bir sürü yerde bu otelin adını görmüştüm. Herkes çok memnundu. Lonely Planet’ın kitabında da iyi şeyler yazınca bu otelde kalmaya karar vermiştik gelmeden önce. Ama geldiğimizde biraz şaşırdık. Forumlarda yer bulamazsınız, yer ayırtın gibi şeyler yazıyordu, ama burada tek turist biziz:) Ayrıca otel pek fazla turist gelen bir yere benzemiyor. Odada, yatağın hemen arkasındaki duvarda kocaman bir kaplan resmi var:) Hani bir ara poker oynayan köpekler resmi falan vardı ya insanlar duvarlara asardı, onun gibi kocaman bir şey:) Bir de bu otelde internet yok. Halbuki turistlerin gittiği otellerde tek bilgisayar bile olsa bir internet bağlantısı oluyor hep. Acaba yanlış yere mi geldik diye düşündük ama adres doğru. Pizza Hut’a beş dakika yazıyordu tarifte. Biz biraz da o yüzden seçtik bu oteli:) Gerçekten de beş dakika. Fiyatı da kitapta yazdığı gibi. 3 kişi Rs500. Herhalde Agra’da oteller böyle. Zaten turistler genellikle Agra’da kalmayıp, Delhi’den günübirlik geldiği için oteller pek gelişmemiş herhalde. Ama odada hiçbir sorun yok bu arada. Kocaman bir odada kalıyoruz, havalandırmamız falan var, çarşaflar temiz. Odamızda bir gecko var ve sıcak suya henüz ulaşamadık ama oda güzel yani:)Geckomuz çok sevimli:) Hava da zaten çok sıcak, su sıcak olmasa da olur:)Ama kışın gelsek kötü olurdu tabii.
Neyse. Otele yerleştikten sonra biraz dinlendik bu sefer, hemen kendimizi sokaklara vurmadık, çünkü hastayız. Annem zaten daha uçakta nezle olmuştu. Babamla ben de bir süredir nezleyiz. Bir de üstüne annemin başı ağrımaya başlayınca biraz dinlenmeye karar verdik artık:) Çok garip bir nezle olduk ama. Sürekli burnumuz akıyor, hapşırıyoruz, ara sıra ateşimiz falan da çıkıyor galiba, ama halsizlik falan olmuyor. Hint gribi herhalde:)
Acıkana kadar uyuyup, iki buçuk civarında koşarak yemek yemeye gittik:) Zaten rickshawcuyla da saat üçte buluşmak için sözleşmiştik. Adam Rs250’ye bizi Agra Fort’a, Baby Taj’a ve Tac Mahal’i gören parka götüreceğini, sonra da buranın önemli pazar yerlerinden birinde bırakacağını söylemişti. Ama yine kandırıldık:) Adam söylediği yerler bittikten sonra, sanki biz pazar deyince anlamamış da dükkanları gezmek istediğimizi sanmış gibi:) davranarak bizi hediyelik eşya turuna çıkarttı:) Halbuki gitmek istediğimiz pazarların adını kaç kere söylemiştik adama ama işte o koymuş kafasına bir kere, ne deseniz bir şey bulup kendi istediği yere götürüyor yine:) Biz en son artık annemin baş ağrısını bahane ettik de kurtulabildik adamın elinden.
Dükkan turundan önce de, önce Agra Fort’a, sonra Baby Taj’a ve sonra da akşamüstleri Tac Mahal’i görmek için gidilen parka gittik.
Agra Fort dışarıdan aynı Red Fort’a benziyordu. Ama içi daha geniş ve tabii bir de en önemlisi,
manzarası var:) Hani o Tac Mahal’i iki kişi ellerinin üzerinde tutar, ya da otururlar arkalarında Tac Mahal görünür falan gibi fotoğraflar vardır ya. İlkinden ben en az beş tane gördüm mesela:) İşte onlar burada çekiliyor:) Agra Fort’un Tac Mahal’e bakan bir yerinde bir oturma yeri var. Burada herkes oturup hatıra fotoğrafı çektiriyor. Bir de buranın yakınında üstü kapalı bir kısım var, yine Tac Mahal’e bakan. Burası da işte o ünlüüüü “el üstünde Tac Mahal fotoğrafı” noktası:)Pek istediğimiz gibi olmadı ama biz de çektik tabii hemen bir tane:)
Agra Fort’tan sonra adam aldı bizi nehrin öbür tarafındaki Itimad-ud Daulah’a, yani Baby Tac’a götürdü. Burası da Tac Mahal gibi bir mezar aslında ve şekli de biraz onu andırdığı için turistlere anlatırken Baby Tac diyorlar. Küçük bir yerdi aslında ama bahçesinde çok güzel
oynayan bir sürü maymun vardı:)
Baby Tac da bitince Tac Mahal’i görmeye Mehtab Bagh parkının yanındaki kumluk alana gittik. Forumların birinde birisi Mehtab Bagh parkını anlata anlata bitirememişti. Sandviçinizi alırsınız, akşamüstü orada nehre ve Tac Mahal’e karşı oturup, güneşin batışını izlersiniz falan demişti. Ben de zamanımız kalırsa gideriz diye programımıza yazmıştım
aynı adamın anlattığı gibi parkta sandviçi:) Rickshawcu parka gitmenize gerek yok ben de sizi zaten hemen yanına götürüyorum deyince programa da uymuş olduk yani:)Parkın yanından geçip, nehir olması gereken yerdeki kumluğa geldik ve orada biraz durup fotoğraf falan çektik. Tac Mahal güzel görünüyordu gerçekten. Bir de su olsa herhalde çok güzel olurdu yansımalar falan. Bir de Tac
Mahal’de dolaşan insanlar koskoca binanın yanında küçücük görünüyordu. Gerçekten o kadar büyük mü bakalım yarın göreceğiz:)
Şimdi otelde hapşıra tıksıra oturup televizyon seyrediyoruz:)Bir sürü İngilizce kanal var burada. İngilizce haber kanalları falan da var. Kaç gündür tutturdular bir şike skandalı onunla uğraşıyorlar. Bu arada bir yerde uçak düşmüş mesela hiç istiflerini bozmadılar. İşleri güçleri şike:)
Biz artık uyuyalım geç oldu. İyi uykular:)