hikaye anlatıcısı


Hindistan 2: 6 Ekim 2006-Delhi
Aralık 28, 2006, 11:10 pm
Kategori: Hindistan, delhi, gezi notları

Bugün tren biletlerimizi aldık. Hem de hepsini:)

Gelmeden önce forumlardan birinde tren biletlerini internetten alabileceğimizi, hatta bazı ülkelerdeki bürolardan biletlerin hindistana gitmeden önce bile alınabildiğini okumuştum. Tabii hemen adresi bulup girdim, rotayı çıkardık, trenleri arattım ve kaldım:) Hangi trene baksak doluydu. Hem de öyle belki boşalır falan gibi değil. Bayağı dolmuş da taşmış. Bir trende yerleri göster deyince size 6 günlük doluluk durumunu getiriyor, siz de bakıp seçiyorsunuz. Bunların hepsinde 80-90 kişilik bekleme listeleri vardı. WL diye yazmışlar her günün yanına. Önce bunların bekleme listesi olduğunu düşünmemiştik o kadar uzun liste olmaz diye. Ama sonra biraz araştırınca öyle olduğu ortaya çıktı. Neredeyse bu yüzden gelmekten vazgeçiyorduk. Çünkü her yere uçakla gitmek çok pahalıya geliyor. Taksiyle gitmek de rahatsız olur diye düşündük. 12, 15 saatlik yollar var. Bir arabanın içinde tıkılıp kalmak istemedik o kadar saat. Gitmesek mi diye düşünürken, artık otobüs falan bir şey bulur gideriz, olmazsa da döneriz diye düşünüp geldik. Hatta annemle babam rotayı değiştirsek diye bir kaç pas bilet aldı ki en kötü ihtimalle uçakla bir yere daha gidip dönebilelim. Ama iyi ki trenler yüzünden fikrimizi değiştirmemişiz de gelmişiz. Çünkü istediğimiz bütün trenlerde yer bulduk. Bir tanesinde günü değiştirmemiz gerekti ama onda da açık kompartımanda kalmayı kabul etsek yer bulacaktık. Meğer internette herkes kolaylıkla yer ayırtabildiği için listeler hemen doluyormuş. Sonra tabii kimse biletini almayınca da o yüzlerce kişilik bekleme listeleri kayboluyor, siz de biletinizi rahat rahat alıyorsunuz. Yani bize böyle oldu:)

Sabah istasyona giderken bilet bulacağımızı hiç düşünmüyorduk aslında da işte bir bakalım nasılmış diye gittik. Çıktık üst kattaki yabancılar bürosuna. Turistler biletlerini bu yukarıdaki odadan alıyor. Önce formlar dolduruluyor, bir görevli formları kontrol ediyor, sonra sıraya giriliyor ve sıra gelince bilet alınıyor. Bizim bilet aldığımız adam galiba oranın müdürüydü. Yandaki masalarda çalışanlar hemen biletleri kesip verdi ama bu adam yarım saatte ancak yapabildi işi ağır ağır. Biletlere bakıyor, bize bakıyor, pasaportlara bakıyor, havaya bakıyor, espri yapıyor, yine havaya bakıyor… Neyse sonunda aldık biletleri de çıktık. Aslında iyi bir adamdı herhalde tabii de biraz yavaş çalışıyordu işte:) Ama biletleri alabildiğimize gerçekten çok sevindik. Yoksa bugün gezmek yerine diğer şehirlere nasıl gideceğimizi araştırmakla uğraşacaktık.

Oteldeki adam da sizi taksiyle götürelim falan dedi sabah ama verdiği fiyatlar çok fazlaydı. Bir de numara yaptı bizi istasyona gitmekten vazgeçirmek için. Bilet almamız çok zor olacağı için bizle birlikte bir adamını gönderecekmiş, o belllki bilet bulabilirmiş, ama sanmazmış… Biz bunu duyup gitmekten vazgeçmeyince, hemen değiştirdi lafını o da tabii. Bizle gelecek adam bir yere kadar gitmiş de, hayallahmış da:) Bilet almak o kadar kolaydı ki daha fazla yalanı ortaya çıkmasın diye çekildi aradan hemen:) Biz de gittik, biletlerimizi başarıyla aldık:) Yalnız biz gece trenlerine 1A sınıfı biletlerden almamız gerektiğini sanıyorduk. Onlar kapalı, diğerleri açık diye okumuştum. Oradaki görevli 1A istiyoruz deyince güldü bize. O çok pahalıymış, kimse onla gitmezmiş. Şimdi aldığımız 2A’da da zaten bizim gibi insanlar olurmuş. Hem bunların da kapısı kapalıymış. Bakalım, umarım öyledir, çünkü ben bir sitede kompartımanların resimlerini falan da görmüştüm, 2A açıktı. Neyse artık aldık zaten:) Tren bileti almakla ilgili daha fazla bilgi için buraya tıklayabilirisiniz

Biletleri aldıktan sonra rickshawa binip Janpath’a, oradan da India Gate’e gittik. Janpath hediyelik eşyalar satan küçük dükkanların olduğu bir yer. Yol üstünde ve aralardaki sokaklarda küçük heykeller, çantalar, giyecekler, çanlar, taşlar gibi şeyler satan dükkanlar var. Rickshawdan indiğimiz yerde Janpath neresi diye birine sorduk. O da bize en fazla 200 metre uzunluğunda bir sokağı gösterdi burası diye. Belki sonra devam ediyordur diye girdik ama etmedi. Sonra öğrendik ki meğer bu sadece bir ara sokakmış. Halbuki o birinci soruşumuzdan sonra bir adama daha sorduk, o da bu küçük sokağın ilerisini gösterdi Janpath diye. En iyisi burada hiç yol sormamak herhalde. Herkes yanlış bilgi veriyor.
Janpath’ın üzerinde bir de Pizza Hut var. Doğru Janpath yolunu bulup, biraz dükkanlara baktıktan sonra acı olmayan bir şeyler yiyelim diye buraya girdik. Yemekler geldi, yiyoruz, bir anda müziğin sesi yükseldi, insanlar alkışlamaya başladı. Ne oldu diye bir baktık ki o sakin sakin servis yapan çalışanların hepsi  Ne oldu diye bir baktık ki o sakin sakin servis yapan çalışanların hepsi dizilmiş ortaya, dans ediyor:) Koreografi falan da var. Aynı o Hint filmlerindeki gibi hareketler yapa yapa dans edip müzik biter bitmez de hiç bir şey olmamış gibi servise devam ettiler:) Önce bir kerelik bir şey sandık ama yarım saat sonra tekrar yaptılar. Hem eğlence hem de motivasyon olsun diye herhalde. Aslında çok güzel düşünmüşler. Zaten orası turist dolu, insan ilginç bir şey görmüş oluyor. Hem de bu arada çalışanlar da oraya gelenlerle falan tanışmış oluyor. Masalarda oturan bir kız en başta dans eden garsona telefonunu verdi giderken:) Bu danstan başka bir de verdikleri fişlerin üzerine çok güzel bir ziyaretti, yine gelin, çok mutlu olduk gibi artık o sırada akıllarına ne gelirse bir şeyler yazıp bir de güzel surat çiziyorlar. Bizim gibi böyle anı toplamaya meraklı insanlar da seviniyor, yippii özel bir kağıt parçamız oldu diye:) Sonra bir de kapıdan çıkma ritüeli var. Onu da anlatayım hemen:) Oradan ayrılırken memnunsanız çıkarken kapıdaki çanı çalıyorsunuz, onlar da hep bir ağızdan thank youuuuu diyor:) Altta dansın videosu var. Sonunda da thank you çanı:) Dansı karşılarından çekemedim ama olsun artık:) Karşıda o telefonunu veren kız oturuyordu:)



Yemekten sonra India Gate’e gittik. Her yer satıcı doluydu. Babam şaka olsun diye! kına yapan bir kadını peşimize takmış, onlar yaptıracak falan diye. Kadın 10 dakika peşimizden ayrılmadı. Ne fotoğraf çekebildik, ne etrafa bakabildik. Biz önde kadın arkada koşuştuk durduk:) Sonra da bindik yine rickshawa kral yolu da denen geniş caddenin öbür tarafındaki başkanlık konutunun önüne gittik. Ama bunu niye yaptık biz de bilmiyoruz:) Buraya kimseyi almıyorlar, araçların kapının önünde duraklaması da yasak. Gelip aceleyle, uzaktan görünen India Gate’in fotoğrafı çekilip, dönülüyor. Biz de çektik tabii:) ve oradan hızla Appu Ghar eğlence parkına:) gittik.

Ben gelmeden önce plan yaparken bakmıştım böyle bir eğlence parkından söz ediliyor, zaman kalırsa gider nasılmış görürüz diye düşünmüştüm. Bugünlük gezecek başka yer kalmayınca gittik. Eğlence parkı deyince, hiç olmazsa bir roller coaster falan bekliyor insan yani. Ama meğer burası küçük bir lunaparkmış:) Bir yer yapmışlar, orada insanlar dans ediyordu, bir çalışmayan korku tüneli vardı, valla başka da bir şey göremedik. Varsa da biz bu kadarını görüp çıktık yani. Bir de para aldılar girişte. Hatta az daha bir daha alacaklardı da “bakıp çıkıcaz” deyip girdik:) İki kapı yapmışlar. İkisinde de giriş parası alıyorlar:) İyi fikir valla. Bir yerin bir kapısı olacağı da nerden çıkmış ki zaten. Zam mı yapılacak, koy bir kapı daha, oh ne güzel:)

Neyse işte:) Appu Ghar’ı da görmüş olduk. Oradan da bir alışveriş merkezine gittik, yiyecek bir şeyler alıp otele döndük, şimdi onları yiyoruz televizyon karşısında:) Bu alışveriş merkezi denen şeyden de bahsedeyim de sonra yemeğe devam ederim. Her yerde bu gittiğimiz Ansal Plaza’nın en büyük ve yeni alışveriş merkezi olduğu, herkesin çok beğendiği falan yazıyordu. Ansal Plaza şehrin yeni yapılan, uydu kentlerin de olduğu güney kısmında. Biz de gittik görelim neymiş bu büyük, yepyeni yer diye. Bir girdik içeri daracık koridorlar, küçücük dükkanlar. Daha önce bu kadar mekan kaybeden bir yapı görmemiştim. Koskoca alanları var, ama öyle daracık, sıkışık yapmışlar ki insan fareymiş de labirentte dolaşıyormuş gibi oradan oraya pıtır pıtır dolaşıyor.

Ayrıca labirentin içine peynir koymayı da unutmuşlar:) Yani market koymayı:) Biz alışveriş merkezine gelirken bir market de buluruz diye düşünmüştük. Ama market derken ne kastettiğimizi bile anlatamadık insanlara. Market dedik, supermarket dedik, hem yiyecek hem sabun falan satarlar dedik, olmadı:) Her biri için ayrı dükkan gösterdi bize adam. Biz de yiyecek için gösterdiği mcdonaldstan acısız bir şeyler alıp çıktık. Bindiğimiz rickshaw şoförünün 40 dakika boyunca sürekli!! kaşınmasını seyrede seyrede otele geldik. Neyse ki tam artık biz de bitlendik herhalde diye düşünüp kaşınmaya başladığımız sırada otele ulaştık da indik. Ama galiba adamın sinirleri bozuktu. Çünkü kornası çalışmıyordu. Ne zaman trafik sıkışıp korna çalamadan kaldıysak adamın kaşınması hızlandı:) Zaten kolay kaşınsın diye üstündekileri de çıkarmıştı, vücudunda yara falan yoktu. Herhalde trafikte kala kala böyle oldu yani sinirden. Neyse işte bu günlük de bu kadar:) Sizi şu anda televizyonda klibini seyrettiğimiz burada çok sevilen AAYA INDIA! isimli parçayla baş başa bırakıyor, yayında emeği geçen ve bıdı bıdı bıdı…:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler… için buraya tıklayabilirsiniz:)



Hindistan 1: 4 / 5 Ekim 2006-Delhi
Aralık 26, 2006, 1:20 pm
Kategori: Hindistan, delhi, gezi notları

Sonunda Hindistan’a ulaştık:) Uçak yolculuğu ve Delhi’ye gelişimiz biraz hareketli oldu gerçi ama başardık:)

Önce zaten rötarlı kalkan uçağımız, iniş takımlarındaki bir arıza! yüzünden geri döndü. Neyse sonunda uçak değiştirip yola çıktık, beş saat kadar sonra Delhi’ye indik. Tam pasaport kontrolünden geçerken bir fark ettik ki babam telefonunu düşürmüş. Telaş içinde nereye koşuşalım falan diye düşünürken neyse ki oradaki görevliye sorduk da uçağa kadar koşmadan telefonu bulduk. Meğer telefonu uçakta bulunca, bizim pasaport kontrolü sırasında telaşa kapılacağımızı düşünüp oradaki görevliye vermişler:) Adam yerimizi sorup hemen verdi telefonu. Zaten ilk defa yurt dışında yanımıza bir telefon almışız, nasıl konuşuluyor, işe yarıyor mu bilmiyoruz. Elimizde tek telefonla kalsak çok saçma olurdu yani.

Neyse. Bu olayı da hallettik, mutlu mutlu kontrolden geçerken bu sefer de bir aydır Hindistan gazetelerinde maceralarını okuduğumuz sivrisinekler üstümüze saldırmaya başladı. Orda bir sürü Hintli de vardı ama bunlar niyeyse artık bizim üstümüze üstümüze dalışlar yaptılar. Ama tabii biz de hazırlıklıyız. Hatta hazırlığı abartmış durumdayız:) Yanımızda 5 çeşit sivrisinek kaçırıcı var. Sinekleri görür görmez hemen çektik birinci silahımız olan bilek bantlarını, hieeeyt diye ilk akını savuşturduk. Bakalım bundan sonra neler olacak. Ama galiba bu spreyler, bantlar falan gerçekten işe yarıyor çünkü bugün o kadar dolaştık, bir sinek bile ısırmadı daha. Zaten bu sinek kaçırıcılar işe yarıyorsa bundan sonra ısırmaları da biraz zor. Üstümüzde sivrisinekler yaklaşamasın diye uzun kollu ince gömlekler, her tarafımıza off sprey püskürtmüşüz, bileklerimizde bantlar. Adamlar da halimizi gördükçe gülüp duruyor: ) Bugün Red Fort’ta gezerken yetmemişse diye biraz daha sprey sıktık üstümüze, üç dört kişi geçti karşımıza şaşkın şaşkın bakıp gülmeye başladı. Ama gülsünler naapalım. Sinekler onlara gitmiyor ki, hep bize saldırıyor.

Havaalanında böylece sinekleri de savuşturduktan sonra, taksi aramaya başladık. Hindistan dışından gelen uçaklar genellikle gece yarısı indiği için havaalanından otobüse binmek pek mümkün olmuyormuş. O yüzde taksiyle gitmek gerekiyor. Ben de gelmeden önce bir ay o forum senin bu blog benim dolaşıp bilgi toplamıştım. Her tarafta havaalanından kesinlikle prepaid taxiye binin yazıyordu. Yoksa en iyi ihtimalle kazıklarlarmış. Bir kaç tane kaçırılan turist bile olmuş. Kesinlikle prepaid taksiyle gitmemiz lazım yani. Kararlı kararlı geldik prepaid taxi standının önüne, ama içerisi karanlık. Ne görevli var, ne önünde bekleyen var. Ne yapsak diye düşünürken babam bir daha içeri bir baktı ki adam yerde uyuyor:) Cama vura vura uyandırabildik neyse ki. Kaşı gözü bir tarafta geldi, gideceğimiz yeri fişe yazdı, parayı aldı, döndü yine gidip yattı:) Gerçekten ilginç insanlar. Sıcaktan mıdır nedir bilmiyoruz artık. Bu standın hemen yanında özel şirketlerin standları falan da vardı. Bu gitti yattı, onlar da nasıl canlı sabahın köründe. Yırtınıyorlar müşteri kapmak için. Belki de karşılıklı anlaşıp, devlet görevlisi olanı ortadan çekiyorlardır.

Böylece sonunda kağıtta numarası yazan taksiye binip yollarda sürekli korna çala çala Ajanta otele geldik. Adam bütün yol korna çaldı. Zaten burada arabaların üzerinde “horn please” yazıyor. Korna sesi Delhi’nin normal sesinin bir parçası gibi, sürekli var. Bir de, başka bir ara daha uzun anlatırım ama sürücüler gerçekten çok başarılı. O hengamede kimse birbirine çarpmıyor, hep teğet geçe geçe gidiyorlar.

Biraz da bugün nereleri gezdiğimizi falan anlatayım bari de diğer şeyleri sonraki günler anlatırım. Yorulduk bugün. Uçakta uyuduğumuz üç saat uykuyla bütün gün fır döndük ortada:)

Sabah otele yerleştik, duş falan yaptık, uzun kollu gömleklerimizi giyip, off spreylere bulanıp kendimizi sokaklara attık. Ben gitmeden önce bulduğum bütün Hindistan forumlarını, seyahat bilgilerini okuyup her gün için program çıkarmıştım. Önce nereye gidilir, oradan öbürüne yürünür mü, rickshaw kaça gider hepsini not almıştım. Çünkü birkaç seyahattir böyle yapıyoruz, gerçekten rahat oluyor. Bu sabah da elimdeki programa göre rickshawa binip Red Fort dedik. Adam çıktı yola, ama gidiyor gidiyor bir türlü Red Fort’a gelemiyoruz. Elimizde harita var, ona göre otelden yürüyüş mesafesinde. Parayı baştan konuşmuş olmasak kesin dolaştırıyor derdik ama para belli. Bizi ne kadar çabuk bıraksa onun için o kadar iyi yani. Ama adam dolaşıp durdu. Tam da anlamadık ama ya yolları karışık yapmışlar ya da elimizdeki haritalarda bir yanlışlık var. Bakalım yarın falan belli olur. Neyse işte sonunda Red Fort’a gittik, oradan da Chandni Chowk’a ve Jama Masjid’e. Bunlar üçü Eski Delhi’nin en önemli gezilecek yerleri(Bu arada Eski Delhi gerçekten eski:) Babam Chandni Chowk’ta dolaşırken yarın dönsek mi falan diye espriler yapmaya başladı:)Hem de Hindistan’a gelmek isteyen esas oydu. Bakalım yenisi nasıl, onu da yarın öbür gün görürüz artık:))

Red Fort sadece eski kısmın değil bütün Delhi’nin en önemli turistik yerlerinden biri aslında. Ama şu anda gerçekten kötü durumda. Görevliler bazı kısımları kapatmış, ellerindeki planlara, resimlere bakarak restorasyon yapmaya çalışıyordu.  restorasyon.jpg Umarım olur, çünkü şu anda pek de ilginç bir yer olduğu söylenemez. Beyaz mermerden avlularda dolaşıp biraz fotoğraf çekip oradan çıktık biz de. Bu beyaz mermerler zamanında değerli taşlarla süslüymüş aslında. Güzel görünüyordu herhalde. Ama İngilizler taşları söktüğü için artık taş falan yok. Yine de biraz bakılsaymış daha iyi olurmuş tabii. Duvarlar dökülüyor, her yer inşaat alanı gibi.

Bir de nerede fotoğrafı çekilebilecek güzel bir görüntü var, illa ya bir poşet, ya bir çöp kutusu, girilmesin diye gerilmiş bir ip, yani kompozisyonu bozacak bir şey koymuşlar orta yerine. İnsan düzgün bir şey çekemiyor. Bu arada Red Fort’ta çok fazla asker vardı. Bakalım diğer yerlerde de öyle mi. Diwali de yaklaşıyor, herhalde terör saldırısı falan bekleniyorsa ondan. Çünkü her taraf asker dolu. Zaten daha kapıdan girer girmez bir asker silahını tam size doğrultmuş, kazara bir hapşırsa, o sırada kim geçiyorsa artık gidecek güme.

Neyse:) Red Fort’u gezip, karşısındaki Chandni Chowk caddesine girdik. Burası Eski Delhi’nin önemli bir caddesi. Üzerinde tapınaklar var ve eski kısmın diğer turistik yapısı Jama Masjid’e de buradan gidiliyor. Tabii bu kadar turistik bir yerde de satıcılar hellooooo sariiii diye insanı yoldan çevirmeye çalışıyor. Yine de Chandni Chowk turistik denemeyecek kadar karışık, gürültülü ve sıkışık bir yer. Koskoca caddeyi nasıl o hale getirebilmişler hayret doğrusu. Önce ikiye bölmüşler, sonra o iki parçayı da arabalar ve chandni-chowk.jpgyayalar için bir daha ikiye ayırmışlar. Üstüne bir de çoluk çocuk, inek, maymun, rickshaw, köpek yolun ortasına dökülünce kocaman düz bir caddede yürüyecek yer kalmamış. Bu da bir beceri yani. Bu arada ilk Hintli maymunumuzu da burada gördük:) Büyük şişman bir maymun Chandni Chowk’un girişinde yolun ortasında oturuyordu. Onun oturduğu yerin arkasında da kuş hastanesi diye bir yer vardı. Jain inanışına göre bütün canlılar kutsalmış ve korunması lazımmış. Bu hastanede de kuşlar tedavi ediliyormuş (buradan bu hastaneyle ilgili bir yazıya ulaşabilirsiniz)

Chandni Chowk’ta farklı dinlerin tapınakları sıralanmış. Bu Jain hastanesi ve tapınağını geçince, biraz ileride de Sikh tapınağı var. Orada da küçük bir vukuatımız oldu tabii bizim:) Yerde bir su var, insanlar dua edip o suyu içiyor. Biz de o kalabalıkta şaşkın şaşkın içeri bakarken yanlışlıkla yerdeki suyu görmeyip içine basmışız. Hemen yarı çıplak göbekli bir adam gelip elinde mızrağıyla bizi nazikçe:) kovaladı. Biz gidene kadar da etrafımızda döndü durdu. Biz de tırıs tırıs olay yerini terk ettik tabii:) Ama su yol ortasında olduğu için habire içine basan oluyordur herhalde. Napalım turistiz biz de. Olacak o kadar:)

Sikh tapınağını geçince ileride bir tapınak daha var ve sol tarafa doğru giren yollardan geçerek de Jama Masjid’e ulaşılıyor. Biz de mızraklı adam tarafından kovalanışımızın üstüne bir bardak soğuk kahve içip Jama Masjid’e gittik. 

Chandni Chowk çok kalabalık, kirli, gürültülü ve yorucu bir yer ama ilginç. Aslında Red Fort’tan çıkışta rickshawcular gelip orada yürüyemezsiniz arabayla içinden geçseniz daha iyi olur falan demişti. Zaten yolda bizden başka yürüyerek dolaşan turist de yoktu. Ama biz iyi ki yürümüşüz. Çünkü öyle arabayla içinden geçip gitsek pek bir şey anlamazdık herhalde. Zaten Hindistan’da kalabalıktan ve pislikten kaçmak pek de mantıklı değil. Çünkü her yer kalabalık ve gerçekten kirli zaten. Nereye kaçacaksın ki. Hiçbir yere gitmemek lazım o zaman.

Neyse işte Chandni Chowktan yürüyerek Jama Masjid’e gittik.
Jama Masjid büyük kubbeli, avlusunda güvercinler uçuşan bir cami. Kubbesi biraz Kremlin Sarayını andırıyor. Aslında buraya gelmemizin en önemli nedeni minaresine çıkıp şehri yukarıdan görmekti. Yönümüzü çıkarabilmek için bildiğimiz binaları falan yukarıdan bir görmek istemiştik. Ama onu da yapamadık çünkü ayakkabılarımızı kapıdaki yığının içine bırakmamak için babamla biz ayrı ayrı girdik içeri. Minareye de kadınlar yanlarında erkek yoksa çıkamıyorlarmış. Sonuçta biz yukarı çıkamadık yani. (Bu arada biz annemle baktık minareye çıkamıyoruz, o kadar da para vermişiz içeri girmek için, bari etrafı iyice bir gezelim diye caminin Red Fort’abakan kapısından dışarı çıktık. Alt bahçeye bir

baktık ki şu solda bize sopasını kaldırmış olan çocuk ve arkadaşları kavga ediyor. Turistiz ya tabii. Ağğ ne güzel, Hindistan’da çete kavgası, fotoğraf çekelim falan diye konuşurken çocuklar bir anda bizi görüp kavgadan vazgeçip, bağırarak bize birşeyler söylemeye başladılar. Biz tabii yine olay yerini terk ettik hızla. Ama fotoğrafımızı da çekti yani:)) Babam çıktı geldi ama yön bulmaya yarayacak bir şey görünmüyormuş yukarıdan. Zaten anlaşılan her yere rickshawla gitmemiz gerekecek, yönümüzü bulmasak da olur herhalde.

Gelmeden önce ne nerede hemen çıkarırız, bir sürü yere yürürüz diye düşünmüştük. Çünkü baktığım haritalarda çoğu yer yürüyüş mesafesinde görünüyordu. Ama galiba burada yürüyerek dolaşmak pek kolay değil. Hem mesafelerde bir yanlışlık var gibi, hem de yollar güzel güzel giderken bir anda bir çöplük, sonra yerde yatan insanlar, sonra yine temizce bir bölge. Her şey yan yana yani. İnsan bir anda kendini çöplüğün içinde buluveriyor. Yönümüzü de çıkaramayınca yürümek biraz zor. Belki de ilk gün diye böyle olmuştur, zamanla alışırız. Bakalım.

Bugün Jama Masjid’i de gezince Eski Delhi’de gideceğimiz yerleri bitirmiş olduk. Rickshawa binip otele dönmeden önce bir şeyler yemek için Yeni Delhi’nin merkezine, Connaught Place’e gittik, sonra da otele. Connaught Place, İstanbul’da Taksim gibi. Çok canlı bir yer ve şehrin kalbi. Bir merkez ve onun etrafındaki daire şeklinde yollardan ve merkezden çıkarak bu daireleri kesen dik caddelerden oluşan çok düzenli bir yer. Ama yıkılacakmış galiba. Etrafta yenileme çalışmaları ve kapatılacak yollarla ilgili yazılar vardı. Yine de herhalde çok büyük bir değişiklik yapmazlar. Bir sürü yabancı marka, bankalar, ofisler, restoranlar, hepsi burada toplanmış çünkü. Biz de buradaki iki mcdonaldstan birinde yemek yedik ve şimdi de oteldeyiz. Mcdonaldslar burada çok işimize yarayacak herhalde çünkü yemeklerin hepsi çok acı. Neyse. Bugünlük bu kadar yazayım. Yarın yine neler yaptığımızı anlatırım. İyi uykular : )

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler… için buraya tıklayabilirsiniz:)



Aralık 25, 2006, 12:57 pm
Kategori: Hindistan, gezi notları

Merhaba:) Ben bu sene 26 yaşındayım, ve doğduğumdan beri bana dünyayı bedavaya gezdiren Türk Hava Yolları artık bana bilet vermiyor:( O yüzden biz de bu son bedava biletli seyahatte hem uzak, hem de ilginç bir yere girmek istedik. Küba mı Peru mu Avustralya mı derken Hindistan’a gitmeye karar verdik. Aslında babam yıllardır Hindistan’a gitmek istiyordu. Ama sonunda hep başka yerlere gidiyorduk. Bu sefer gittik. Seyahatin üzerinden iki ay geçti. Ben şimdi rahat rahat evde oturup, oradayken tuttuğum notları buraya geçirmeye çalışıyorum. Hindistan nasıldı diye soranlara da eh işte, değişik bir yer tabii falan gibi şeyler söylüyorum. Ama bir yandan da son biletimle oraya gittiğim için mutluyum. En sevdiğim yerlerden biri olmadı, ama ilginçti. Yani ben “Hindistan’a gittim hayatım değişti” ya da “Hindistan bir rüya ülkesi” insanlarından değilim. Hindistan çok değişik, kalabalık, gürültülü bir yerdi. Ama bana masal gibi de gelmedi, rüya gibi de. Babama sorarsanız kabustu : ) Ama bu daha çok babamın o kadar kirli bir yerle karşılaşacağını düşünmemesindendi. Bir de Chikungunya var tabii. Önce biraz olumsuz şeylerden bahsedeyim.

Ben gitmeden önce uzun süre internette dolaşıp, bilgi topladığım için zaten kirli bir yere gideceğimi biliyordum. Hatta bazı insanlar o kadar anlatmıştı ki, çok kirliyse diye annemle yanımıza antibakteriyel sabunlar, püreller falan da almaya karar verdik. Bir de kukulatalı büyük tshirtler aldık ki kirli bir yerde uyumamız falan gerekirse onu kafamıza geçirip oturabilelim. Ama babam biz evde bunları konuşup dururken Marmaris’teydi. Geldiğinde ona da anlattık, çok kirliymiş ve Chikungunya ve Dengue diye iki hastalık salgını varmış diye. Aldıklarımızı gösterdik. Cibinliğimiz yoktu. Hastalık yayan sivrisineklerden korunmak için cibinlik aldık falan. Ama o herhalde bunlar abartıyor diye düşündü. Çünkü bu kadarını beklemiyormuş. Çektiğimiz filmleri izlerken gördük, daha ilk gün yarın dönsek mi acaba demeye başlamış şakayla karışık. Bana da tersine beklediğimden temiz geldi Hindistan. O kadar kirli bir yer bekliyordum ki, oradaki kirlilik pek gözüme batmadı. Ama tabii ki çok kirliydi. Sonuçta bir sürü inek, domuz, maymun ve çok fazla köpek sokakta yaşıyor. Çöpler sokakların kenarında belli noktalar yığılıyor ve hayvanlar bunların üzerinde dolaşıp yemek yiyor, bazı şehirlerde kanalizasyon yolun hemen kenarından açık açık akıp gidiyor. Yani kirli tabii. Ama ben okuduklarımdan o kadar kötü bir şey bekliyordum ki herhalde, gördüklerim beni rahatsız etmedi. Yani bu kirlilik meselesi beklentiyle ilgili biraz da. Bir de zaten her yer kirli olduğu için insanda bir tepkisizlik gelişiyor herhalde bu konuda. Yani ne yapılabilir ki. Ya aklını yerdeki çöplere takıp hiç bir yeri göremeyeceksin, ya da çöpleri sokağın bir parçası kabul edip gezmeye devam edeceksin. Zaten insanlar orada her günlerini geçirip yaşamaya devam ettiklerine göre bir şey de olmuyor demek ki. Dolaşırken bir ara düşündük ki belki de mikroplar birbirini yiyordur: )

Chikungunya daha tehlikeli bir şeydi benim için. Çünkü bir aydır internetteki Hint gazetelerini her açışımda o günün ölü sayısı, hastalığın yayılma grafiği, durumun vahimliği gibi konularda bir sürü yazı okuyordum ve hastalık gerçekten korkunçtu. Tam öldürmeyip süründürenlerden. İnsan sürekli bir kas ağrısı, baş ağrısı, ateş, kusma, baş dönmesi durumunda oluyormuş, bir kaç gün içinde hiç hareket edemez hale geliyormuş. 20 metre mesafeyi yarım saatte yürüyebiliyorlarmış. Zamanla ışık ve hafif bir dokunma bile insana büyük acılar vereye başlıyormuş. Ve hastalık 6 aya kadar, hatta daha uzun süre bile sürebiliyormuş. Yani çok korkunç bir şey. Neyse ki yazıları ciddiye alıp o güne kadar varlığından bile haberimiz olmayan sivrisinek kaçırıcı eşyalar bulup götümüştük yanımızda. Saat başı da deli gibi kremlere, spreylere bulanınca bir sivrisinek bile bizi ısırmadan döndük. Ama yanımızda bunlar olmasaydı herhalde bir hafta bitmeden dönmüş olurduk. Çünkü hepimiz seyahat boyunca nezleydik. Başımız ağrıdı, ateşimiz çıktı, babamın elleri kolları ağrıdı, Varanasi’de bir gün yattı… Nezle olduğumuz için böyle olduğumuzu bilsek de, üstümüzde sivrisinek ısırıkları bulsaydık, ya sinekten olduysak diye telaşlanıp dönecektik büyük bir ihtimalle. Ya da en azından bütün yolculuk aklımızın bir kenarında bu da kalacaktı. Şöyle bir rahat dolaşamayacaktık. Çünkü gerçekten de her yerde sivrisinekler vardı. Bir de hala etrafta koca koca su birikintileri oluşturuyorlar ki, sinekler üresin, çoğalsın… Neyse. Yolculuk boyunca iki sorun vardı. Onlar da bunlardı işte. Babam okuduğu gezi kitaplarında, belgesellerde kirliliğin fazla vurgulandığına rastlamamış. Niye böyle yapıyorlar demişti. Benim yazdıklarımda da belirtilmemiş olmasın diye başta yazmak istedim.

Bunların dışında Hindistan’la ilgili genel bir şeyler söylemek istersem aklıma ilk gelenler kuzey ve güneyin farkı ve insanların davranışları(bu da biraz sorundu aslında) Önce şu kuzey güney farkını anlatayım.

Hindistan’a gidenler genellikle kuzeydeki altın üçgen denen turu yapıyor. Genellikle bütün tur için bir taksiyle anlaşılıyor ve Delhi, Jaipur ve Agra görülüyor. Eğer uzun kalınabiliyorsa, kuzeydeki diğer şehirlere gidiliyor. Bir de Varanasi var tabii. Çoğu insan da Delhi’den trenle ya da uçakla Varanasi’ye gidip dönüyor. Delhi, Agra, Jaipur, Varanasi, Udaipur gibi genellikle gezilen şehirlerin çoğu kuzeyde ve kuzey, her zaman fotoğraflarını gördüğümüz pembe, kırmızı giysileriyle dolaşan kadınların olduğu, ineklerin yolun ortasında oturduğu yer, bildiğimiz Hindistan işte yani. Ama Hindistan’ın herhangi bir Avrupa şehrine oldukça benzeyen şehirleri de var. Trenle özellikle uluslararası şirketlerin yoğunlaştığı güney kısımlara indikçe tren camından görünen görüntü de şehirler de değişiyor. Gri, kahverengi tonların yerini yeşil, mavi gibi daha canlı renkler alıyor, istasyonlardan başlayarak şehirler daha derli toplu, temiz, düzenli olmaya başlıyor. Mesela yollardaki rickshawların yerini sarı tombul taksiler, arabalar alıyor, kafeler, restoranlar, çeşitli dükkanlar, alışveriş merkezleri daha çok oluyor, turizmle ilgili işlerde değil de ofislerde çalışan, yine pembe, kırmızı, turuncu da olsa ipekten, şık sariler giymiş kadınlar, takım elbiseli erkekler çoğalıyor. Güney kuzeyden oldukça farklı yani. Biz çok şanslıydık, uçak biletlerine para vermedik, benim tezim bittiği için zamanımız vardı. Trenle kuzeyde merak ettiğimiz yerlere gittikten sonra, yine trenle Kalküta’ya, oradan da uçakla Mumbai’ye gittik. Güneyi gördük diyecek kadar olmasa da farklılığı hakkında bir fikir edinebilecek kadar güneydeki bu iki şehirde dolaştık. Bir de daha güneyi var tabii Hindiatan’ın. Goa gibi yerler. O bölge de çok güzelmiş aslında ama, orası daha yeşil bir yer olduğu için sivrisinekler ele geçirmişti biz giderken. Daha güneye gitmedik yani. Ama gördüğümüz kadarıyla Hindistan’ın kuzeyi ve güneyi arasında önemli bir fark vardı.

Sonra insanlar. Üzgünüm ama Hindistan’da bizim karşımıza çıkan insanların çoğu ya bize yalan söyledi, ya kandırmaya çalıştı, ya da dalga geçti. Tabii turist olduğumuz her halimizden belli oluyordu, bizim karşılarştıklarımız turistik işlerde çalışanlardı ve eminim ki böyle işlerde çalışmayanlar iyi insanlardır. Ama napalım bizim karşılaştıklarımız hep yalan söylüyordu. Hele kuzey kısımda. Yani böyle söyleyince biraz garip oluyor ama, bir kişinin bile altında bir hesap olmadan bizle konuştuğu ya da yardım ettiği olmadı. Sokakta yürüyen herhangi birine yol soruyorsunuz mesela. Alıyor sizi oraya diye bir dükkana götürmeye çalışıyor ki komisyon alsın, ya da yanlış bir yer tarif ediyor ki aradığınızı bulamayıp yine ondan yardım isteyesiniz, o da sizi tanıdığı rickshawcuya götürsün, komisyon alsın. Bir komisyondur gidiyor yani. Yardım da etmiyorlar. Varanasi’de adamın biri adresi vermemize rağmen bizi sahte bir otele götürdü. Anladık ama adam kabul etmiyor. Annem çıktı dışarı, güvenilir bir insandır diye oradaki bir eczaneye girip adama olduğumuz yerin adını sordu ki yerimizi haritada bulabilelim. Koskoca adam sırıtarak suratına baktıktan sonra yanındaki arkadaşına bir şeyler söyleyip gülmeye başladı. Belki de bize böyle insanlar rastlamıştır hep. Bilmiyorum. Umarım Türkiye’ye gelen turistlere de böyle davranmıyorlardır, çünkü bir sürü ülkeye gittik, başımıza ilk defa böyle bir şey bu kadar yoğun olarak geldi, ve gerçekten de iyi bir izlenim olmuyor yani:) Gerçi Kalküta’da ve Mumbai’de sorduğumuz yeri tarif eden, kazıklamaya çalışmadan bir yerin ne yönde olduğunu gösteren insanlar oldu. Hatta bir kız telefonla arkadaşına aradığımız yeri sorup bize oraya nasıl gideceğimizi anlattı. Ama turistlerin çok olduğu kuzey kısımda durum biraz rahatsız ediciydi. Neyse ama biz de ikinciden sonra öğrendik adamların neler yaptığını, ona göre davrandık. Kesinlikle emporiumlara gitmek istemiyoruz dedik. Yol sorduğumuzda gönderdikleri yanlış yerlere gitmedik falan, bir şekilde idare ettik yani. Ama rahat rahat gezsek daha iyi olurdu tabii. Sonra anlatırım yine ama mesela Tokyo’da insanlar o kadar iyiydi ki, insan şaşırıyordu. Sizi alıp gideceğiniz yere bir kilometre yanınızda gülümseyerek götürebiliyorlar mesela. Neyse. Böyle işte. İnsanlarla biraz sorunumuz oldu yani. Ama belki de bize böyle denk gelmiştir.

Çok uzatmışım. Aslında kısa bir şey yazacaktım, giriş olsun diye ama neyse artık. Sonuç olarak Hindistan bizim hayatımızı da değiştirmedi, masal gibi de gelmedi. Ama tabii ki çok ilginç bir yerdi. İnsanlar, trafik, kalabalık, hayvanlar, kirlilik, dinler, o karmaşanın içinde kimseye bir şey olmadan herkesin yaptığı işe devam edebilmesi. Bunlar tabii ki insanın kafasında oluşturduğu, değişmez diye düşündüğü şeyleri biraz çekiştirip esnetiyor. Mesela insanlara o pisliğin içinde bir şey olmuyor, içinde cesetlerin yüzdüğü Ganj nehrinin suyunu içiyorlar, ama sağlıklı görünüyorlar. Sivrisineklerin yaydığı hastalıklar dışında büyük salgın hastalıklar olmuyor. Ya da trafikte. Bir köpek yolun tam ortasında kıvrılmış güzel güzel uyuyor, biraz ilerde bir inek yolu kesmiş, insanlar yolun ortasında, bu hengamede rickshawlar gayet hızlı bir şekilde bunların arasında geçip gidiyor. Hem de hiç bir şeye çarpmadan. Sanki o sırada biri farklı bir yöne hareket etse, mesela adamın biri adımını sağa değil de sola atsa bütün denge dağılıp herkes birbirine çarpacakmış gibi geliyor insana. Ama o da oluyor, kaza falan olmuyor. Siz de bir süre sonra bir motorsikletin arkasına konmuş, iki yanı açık, üstü tenteyle kapalı daracık koltuğun üstünde güvenle gitmeye başlıyorsunuz. Sonra zaman. Hiç bir şey zamanında olmuyor. Tren 10 saat rötar yapıyor ve bekleyen yolcuların tek yaptığı yanlarında getirdikleri örtüleri yere serip üzerinde uyumak. Ya da bir şeyin saati belirlenmiş ve ilan edilmiş diyelim. Ama o saatte başlamasa da oluyor. Bir şeyler ne zaman uygun olursa o zaman oluyor çoğu zaman. Zaten trenler, arabalar, otobüsler, her şey geç kalabildiği için onlara bağlı diğer şeyler de geç kalıyor tabii. Zaten hayatın akışında önemli etkisi olan, devlet dairelerinin, ofislerin çalışma günlerini belirleyen bayramlar, festivaller, tatiller de her sene başka bir tarihte oluyor. Yani Hindistan’da çoğu şey alışık olduğumuz, kesinlikle emin olduğumuz kalıpların dışında da gayet güzel sürüp gidiyor. O yüzden insanların bir masal içinde ya da rüyada gibi hissetmesi çok normal aslında. Bir yandan bu gerçekdışı gibi görünen işleyiş, bir yandan renkler, kalabalık, sesler, kokular… Hele de insan büyük bir koşturmacanın, bütün hayatını kaplamış bir işin, amacın içinden çıkıp kendine has bir düzeni olan bu ülkeye geldiyse hayatının değişmesi normal aslında galiba. Eminim ben de senelik iznimin bir bölümünde, kendi düzenli dünyamdam çıkıp bu dünyanın içine düşsem en azından ne yapıyorum ben falan diye kendime bir sorar, belki işimden ayrılırdım, hayatım değişirdi.

Neyse. Çenem düştü benim bugün. Şimdilik bu kadar. Yaın ilk günden itibaren orada tuttuğum notları göndermeye başlıyorum. Okursanız çok mutlu olurum:)

Ağğ. Bir de Hindistan’da en çok sevdiğim yeri söylemeyi unuttum. Gezdiğimiz yerler arasında bana en ilginç gelen yer Varanasi. Annemle babama da. Yani cesetlerin atıldığı nehrin ve orada yıkanan insanların olduğu yer: ) Çok küçük, yapılacak pek bir şey yok, ama etrafta olan her şey çok ilginç, ve renkli, ve gerçek görünüyor. Bir de Kalküta’yı çok sevdim. Sanırım biraz İstanbul’a benzettim ben orayı. Yani görüntü olarak değil de, orada yaşıyor olsam neler yapabilirim, kalkıp hangi kitapçıya giderim, hangi kafede bir şey içip, nereden alışveriş yapabilirim gibi şeyleri gözümde canlandırabildim de ondan galiba. Bir de yağmurdan. Çok güzel yağmur yağıyordu.

Delhi (5/6/7/8 Ekim)
Jaipur (9/10 Ekim)
Agra (11/12/13 Ekim)
Varanasi (14/15/16 Ekim)
Kalküta (17/18/19 Ekim)
Mumbai (20/21/22 Ekim)



Merhaba : )
Aralık 25, 2006, 12:21 pm
Kategori: gezi notları

Merhaba. Bu aşağıdaki benim çocukluğumdan beri gittiğim yerlerin haritası : ) Annem THY’de çalışıyordu, babam öğretim görevlisiydi. Biletimiz de, zamanımız da olunca bir çok yere gitme fırsatımız oldu. Bu sene artık bir site yapıp başımıza gelenleri anlatmaya karar verdim. Hikayeanlaticisi diye bir site yaptım. Burası da onun blog kısmı. En son Hindistan’a gittiğimiz için ondan başlayarak aldığım notları, aklımda kalanları buraya yazmaya başlıyorum. Böyleyken böyle : )

buradan kendi haritanızı oluşturabilirsiniz